• Konya15 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yeni anayasa yüzyılın bayramı olacak
05 Eylül 2014 Cuma 09:38

Yeni anayasa yüzyılın bayramı olacak

Başbakan Davutoğlu, anayasa referandumu yapılırsa bunun seçim değil şenlik olacağını belirterek,''Toplumsal bir şenlik. Yani yüzyılın bayramı olacak" dedi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Biz AK Parti olarak iç siyasette siyasetin öznesini değiştirdik. Yani, Türk siyasetini anlamak isteyenler eskiden başka şeylere bakarlardı, şimdi başka şeylere bakıyorlar" dedi. 
 
Başbakan Davutoğlu, TRT Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanı Nasuhi Güngör'ün moderatörlüğünde gerçekleşen özel yayına katıldı.
 
Davutoğlu, gazeteci Mehmet Barlas'ın, "Sayın Başbakan; önce kutluyoruz. Heyecanla bekliyoruz. Müthiş etkileyici bir Hükümet programı açıkladınız. Hakikaten 2023'e kadar uzayacak bir icraat programı gibi görünüyor. Benim merak ettiğim şu, Dışişleri Bakanı olarak müthiş trajik ikilemler sizi zorluyordu. Mesela Konsolosluk personeli rehin olduğu için IŞİD konusunda bir şey yapamıyorsunuz. Rusya ile ilişkiler söz konusu olduğu için Ukrayna için sessiz kalmak zorundasınız, bütün dünya gürültüler koparırken... Birden bire Başbakan olarak iç politikanın ikilemleri karşınıza çıkmaya başladı. Mesela barış açılımı, Kürt realitesinin kabulü ama bir de Alevi açılımı gerekiyor. Cemevlerinin ibadethane olmasına Diyanet karşı çıkıyor. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni. Bu alıştığınız ortamı, dış politikadaki ikilemleri, iç politikaya da taşıyacaksınız herhalde" şeklindeki sorusu yanıtladı.
 
"Giriş itibariyle son derece realist bir giriş oldu. Zaten, hayat belli bir diyalektik içinde ikilemler arasındaki ilişkilerle ilgili. Doğduğumuz andan itibaren bu başlar ve bu dinamizm hayat boyu sürer. Dolayısıyla ikilemden kaçmak istediğimizde aslında bütün bir sosyal hayattan hatta tarihten kaçmak anlamına gelir. Tarih, ikilemler arasında yapılan tercihlerle yürür" ifadelerini kullanan Davutoğlu, AK Parti'nin dış ve iç siyasette yaptığı temel değişimin, "özne olmak" olarak özetlenebileceğini söyledi. Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"Biz AK Parti olarak iç siyasette siyasetin öznesini değiştirdik. Yani, Türk siyasetini anlamak isteyenler eskiden başka şeylere bakarlardı, şimdi başka şeylere bakıyorlar. Dış siyasette de Türkiye'yi özne yapmak. Bütün çabamız Türkiye'yi tarihin akışında bir özne yapmaktı. İç siyasetteki bütün çabamız ise son 12 yıldır Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını, etnik ve mezhebi kimliği ne olursa olsun, bölgesi ne olursa olsun, statüsü ne olursa olsun sadece vatandaşı özne kılmak. Daha önceki dönemlerde, hatırlarsanız 70'li yıllarda Silahlı Kuvvetler'deki komuta kademesinin 2 dönem sonra ne olacağı hesap edilirdi ki Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı kim olsun? 70'li yılların sonunda ufak değişikliklerin Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini değiştireceği inancı vardı. Kenan Evren'in tesadüfen darbe lideri olmaya gidişinin tayinlerini, -siz Türk siyasetini yakından bilen birisi olarak hatırlarsınız-, 77 komuta kademesi değişimini. Türk siyasetinin gidişini anlamak isteyen 'Acaba gelecek dönem kim genelkurmay başkanı olur, sonra da kim bu ülkenin kaderine ağırlığını koyar?' deniyordu. Bir dönem Türk ekonomisini anlamak isteyenler perde gerisi devlet-iş adamı ilişkisini anlamak durumundaydılar. Kimler devletten nasıl ihale alıyor, ne oluyor, nasıl gelişiyorlar... Şimdi ise son cumhurbaşkanı seçimi Türkiye Cumhuriyeti'nin öznesini değiştirdi. İç siyasetin öznesini artık her bir Türk vatandaşı (belirliyor); son 10 Ağustos seçimlerinde şu veya bu mezhep taraftarları oy vermedi, şu veya bu etnik gruplar da oy vermedi, herkes oy verdi."
 
Siyasetin öznesinin değişmesinin büyük bir radikal değişim olduğunu vurgulayan Davutoğlu, demokratikleşme, çözüm süreci gibi gelişmelerin de arkasında esas itibariyle siyasetin öznesinin değişmesi olduğunu ifade ederek, şöyle dedi:
 
"Bizler o değişimi gerçekleştirdiğimiz için Türk siyasetinde bütün bu konular tartışılır hale geldi. Daha önce Kürt meselesine bakışın, devletin bakışının ne olacağına karar vermek için, 'kart, kurt' bu şeyleri tanımlayan darbe yönetimi, birkaç kişinin dediğine bakılırdı. Daha çarpıcısı, bu anlamda iç siyasetin ikilemleri ve diğer boyutlarının şu anda üzerimizde ağır bir sorumluluk olarak bulunmasının faktörlerinden biri, 50'li yıllarda, Türk demokrasisinin ilk yıllarından itibaren bugüne kadar gelen sürece baktığımızda halkın seçtiği siyasi iktidarlara belli roller biçildi, sınırlar biçildi. Dendi ki, 'Bu sınırları aşmamak şartıyla istediğiniz denklemi, oyunu kurabilirsiniz'. Neydi o sınırlar? Dış politikaya, stratejiye, makro ekonomik ilişkilere, güvenlik politikalarına, istihbarat politikalarına devlet bakar. O halkın hasbel kader seçtiği ve tesadüfler o açıdan bakıldığında tesadüflerle gelmiş siyasiler değil, bunlar süregiden ilişkilerdi. Onun için bir dönem başbakanlar hep yolların kralı, barajlar kralı diye anılırdı. Bunlar, meşru olarak siyasetin ilgileneceği alanlardı ama Kıbrıs politikası ne olacak, Ermeni meselesine nasıl bakılacak, Kürt sorunu nasıl seyir almalı, Alevi, Sünni ilişkileri ne olacak, bunlar devletin derin mahfillerinde ve belli bir elit içinde tartışılması gereken konular olarak görüldü. AK Parti'nin yaptığı devrim, 'Hayır! Bütün bu alanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsinin eşit ölçüde söz söyleme hakkının olduğu alanlardır ve toplumsal mutabakat ancak özgür siyaset üzerinden sağlanabilir'. Özgür siyaset üzerindeki her türlü baskı, bu anlamda o iradenin ortaya çıkmasını engeller."
 
Barlas'ın araya girerek, "Bu noktada şunu sormak istiyorum. Toplumsal baskı ya da iç dinamikler, halkın bu kadar devreye girmesi, dış konjonktürü etkileyebiliyor mu?" ifadesi üzerine Davutoğlu, "Kesinlikle" yanıtını verdikten sonra şöyle devam etti:
 
"Eğer Türkiye'de demokrasi sağlam temellere oturmamış olsaydı, emin olun Türk demokrasisi Mısır benzeri bir türbülans içinde olabilirdi. Daha da vahimi olabilirdi. Çözüm süreci inkıtaya uğratılsaydı yani geçen sene Gezi olayları, arkasından 17, 25 Aralık gibi olayların aslında arkasında 3 seçim vardı; mahalli seçimler, cumhurbaşkanı seçimi ve gelecek sene yapılacak genel seçimler. Düşünün ki Türkiye'de siyasetin öznesi olarak gördüğümüz halkın iradesine sahip çıkmamış olsaydık, 30 Martt'a bir türbülansa girseydik, özgür bir cumhurbaşkanlığı seçimi olabilir miydi? Muhtemelen çatı adayı kavramı öyle üretilmişti. Muhtemelen eski alışkanlıklarla 'Acaba nasıl bir adayla bu krizden çıkarız?' sorusunun etrafında halk aslında istemediği bir adaya 'Evet' demek zorunda bırakılırdı. 82'de Kenan Evren'in seçilmesi gibi, oyunuzun rengi daha gitmeden belli olurdu. Çünkü büyük bir krize giren bir ülkede halk özgür bir siyasi irade kullanmaz var olanlar arasında ehveni şer mahiyetinde bir seçim yapmak zorunda kalır. Siz ikilem, gerilim olarak çok doğru tarif ettiniz. Aslında o gerilim, vatandaşı özne kılan siyaset ile, vatandaşı görünürde oy kullanan ama gerçekte hiçbir zaman özne olamayan bir figür olarak gören bir başka siyaset anlayışı arasındaki gerilimdi. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve AK Parti kadrolarının 'Hayır biz bu devrimi bir kez yaptık ve bundan sonra ancak ve ancak sadece bu vatandaşlar özne olacak bu memlekette' demesi sonucudur ki 30 Mart'ı kazasız belasız atlattık, cumhurbaşkanlığı seçimini kazasız belasız atlattık, aksine ondan sonrasında sadece kazasız belasız değil yeni bir ufuk..."
 
Hükümet programı nasıl hazırlandı 
 
Davutoğlu, Hükümet programının nasıl hazırlandığı konusunda bilgi verdi. Davutoğlu, "21 Ağustos'ta uzun istişareler sonucunda ismim telaffuz edildi, bu büyük bir teveccühtü, 27'sinde 6 gün sonra kongre yaptık. 21'inden itibaren Hükümet programı hazırlıklarına başlayabilirdim. 27'sinden, kongreden sonra gerçek anlamda çünkü kongrede de nihayet demokrasidir, o güne kadar her şey olabilir. 27'sinden sonra gerçek anlamda başbakan olma niteliği kazandım, 28 inde de 29'unda da hukuki anlamda başbakan oldum, birkaç gün içinde hükümet programını çıkardık. Hükümet programının daha önceki hükümet programlarıyla karşılaştırdığımızda bu kadar kısa sürede nasıl çıkarabildik bunu? 2-3 toplantı ama gece yarılarına kadar süren, bir tanesi Sayın Başbakanımız o zaman ilk geldi, kısa bir açılıştan sonra biz devraldık, arkasından arkadaşlar çalıştılar, 2 kez ben birlikte oturdum ve sadece 'guideline' diyebileceğimiz, rehber mahiyetinde şunları şunları Hükümet programında ana odak olarak görmek istiyorum, Hükümet programının görsel niteliği, bu sefer tarihi bir doküman halini alacak şekilde değişmeli ve mutlaka şu vurgular olmalı, birlikte oturduk, ekonomi bölümü nasıl, tek tek gözden geçirdik."
 
Gazeteci Fikret Bila'nın "Kongreden önce Başbakan olacağınızı biliyordunuz o zaman" şeklindeki ifadesi üzerine Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ismini andığı gün çalışmalara başladığını belirterek, "Çünkü kaybedecek vakit yok" dedi.
 
O gün, borsayı takip eden bir arkadaşından, "2005'ten bu yana borsanın en fazla vadeli işlem hacmi yaptığı gün" şeklinde bir mesaj aldığını da ifade eden Davutoğlu, "Vadeli işlem şu demek, geleceğe dönük olarak beklentilerin karşılanacağı ümidiyle insanların vadeli işlem yapması" dedi. 
 
Cumhurbaşkanı seçiminin ardından ne olacağına yönelik bir belirsizliğin borsayı da etkilediğini ancak borsanın o günlerde yükselişe geçtiğini kaydeden Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Bunu niye zikrediyorum? Hükümet programıyla borsa arasındaki ilişki... Hükümet programını görerek şey yapmadı borsa ama şunu gördü, bir kere her şey suhuletle cereyan ediyor, sistem işliyor ve AK Parti içinde kesinlikle bir türbülans olmayacak, Türkiye'de zaten türbülans olmayacak. Cumhurbaşkanı son derece objektif seçimle kazanmış, kimsenin bu seçim üzerinde tartışması yok, birilerinin beklediği, 'Benim kongrede fetret dönemi arzu ediyorlar' derken kastettiğim buydu, beklediği kriz bu kez Türkiye krizi değil de AK Parti krizi olur muydu? AK Parti krizi beklenirken 21 Ağustos'ta bu olduğunda ben o akşam, Sayın Cumhurbaşkanımızla isim telaffuzundan sonra birlikte oturduğumuzda şunu kendisine ifade ettim, o da uygun buldu, bu sürelerin hepsini kısaltalım, mümkün olan en kısa sürede kongre zaten bir tarihtir 15 gün beklemek gerektiği için değişemezdi, hemen ertesi gün görevi alayım, o vakte kadar hükümet programı hazır olsun, kongrede sürpriz bir aday çıksa da, o kazanmış olsa da o hükümet programı onun olacaktı ya da o kendi rengini verecekti ama nihayet bir ortak akıl var. Esas gelmek istediğim yer orası. Bu sadece benim şahsi olarak yönlendirdiğim bir şey değil, AK Parti de öyle bir ortak akıl ve öylesine güçlü bir müktesebat birikti ki, o kadar birbiriyle entegre çalışmaya hazır bir ekip var ki, o gün o programı benimle birlikte hazırlayan arkadaşların hemen hemen tamamı 2002 programını da hazırlayan arkadaşlar. Yani bütün o süreci bilen Kalkınma Bakanımızın koordinatörlüğünde oldu ama Sayın Ali Babacan, birçok arkadaşımız sürece katıldı, o şunu gösteriyor, artık AK Parti kurumsallaşmış, krizleri aşabiliyor, krizi aştıktan sonra ne yapacağı konusunda 1 günü bırakın, 1 saat bile tereddüt etmiyor, planlıyor."
 
Kendisinin AK Parti Kongresi'nde yaptığı konuşmanın özünün Hükümet programına yansıdığını aktaran Davutoğlu, "insani kalkınma", "çözüm süreci" gibi başlıkların ön plana çıkarıldığını ifade etti. Paralel yapılarla mücadele konusunun da hükümet programında yer aldığını aktaran Davutoğlu, "Paralel yapılarla mücadele ve devletin vesayetten kurtarılması ki, bu özne olma konusunda çok önemli bir husustur, bizim aslında paralel devlet olgusuna bu derece kararlı ve net tepki vermemizin sebebi, daha önce benzer olguları başka kimliklerle gördüğümüz için tabiri caizse aşılıydık, aşılı bir bünyenin vereceği tepkiyi verdik çünkü bir adım sonrasını görebildik. Dolayısıyla sizin vurguladığınız bütün ikilemler içinde hükümet programı entegre bir şekilde çıkmışsa ortak bir aklın, işleyen bir mekanizmanın ve ne yapacağını bilen siyasi bir iradenin ağırlığını hissettirmiş olması" dedi. 
 
Adaylık için kimseye yasak konmadı
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, AK Parti Genel Kurulu'nda aday olmaması için kimseye yasak konmadığını belirterek, "Bir olağanüstü kongreye giderken benim ismimi Sayın Başbakanımız telaffuz ettiğinde 'aman başka kimse koymayacak, yoksa masaya yumruğumu vururum' falan demedi. Çıkabilirdi. Ve ben çıksaydı da bunu hiç anormal görmezdim" dedi.
 
Gazeteci Fikret Bila'nın, "Sayın Cumhurbaşkanı Çankaya Köşkü'nü kullanmayacağını ifade etti. Çankaya'nın sizin tarafınızdan kullanılacağını ifade etti. Kendisinin de Atatürk Orman Çiftliği'nde yeni yapılmakta olan komplekste çalışacağını ve orada ikamet edeceğini söyledi. Bu tercihi, kararı, sizle konuşarak yaptığını söyledi. Bunun gerekçesini merak ediyor kamuoyu. Bu tercihin sebebi nedir acaba?" sorusuna karşılık Davutoğlu, aslında bu tartışmaların başlamasının bile belki de bu tercihin bazı şeylerin açık, özgür tartışılmasının önünü açması bakımından önemli görülebileceğini söyledi. 
 
Davutoğlu, bunun akasında bir sembolizm aramamak gerektiğini belirterek, "Yani bir radikal kararla Atatürk'ün mirası, dün bazı yorumlarda onu gördüm, sanki onu terk ve başka bir şey gibi değil. Atatürk'ün mirası var ise ki var, en büyük mirası Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Yani mekanların ötesinde Türkiye'yi idare eden cumhurbaşkanı, başbakan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kudretini, etkinliğini, şefkatini, halkıyla ilişkisini yeniden tanzim etmiş ve yeni bir ufka yöneltmişse mirasa sahip çıkmak öyle olur" diye konuştu.
 
Türkiye'de 2001 yılında, sıradan bir IMF memurunun gelip de Türkiye raporu yazacağı zaman, kimsenin Çankaya Köşkü'nde oturan cumhurbaşkanının, başbakanın ne düşündüğüne bakmadığına işaret eden Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Herkesin ağzı 'Acaba IMF memurunun vereceği rapor bizim geleceğimizi nasıl etkileyecek?' diyeydi. O günlerde herkes Çankaya Köşkü'nde oturmuş olsaydı da Atatürk'ün mirasına, yani Türkiye Cumhuriyeti'ne sahip çıkılmış olmuyordu. O miras, bütün bir halkın sahiplendiği istiklal ve bağımsızlık bilincine sahip çıkmışsanız, o halkı onurlu kılmışsanız ve bir devletin itibarını bir IMF memurunun sözüne ram etmemişseniz, işte mirasa sahip çıkmak böyle olur. Yoksa, tarihi mekanların sembolizmi vardır, önemi vardır ama nihayet Ankara o anlamda kendisi sembol bir şehir. Her köşesi, Atatürk Orman Çiftliği de Atatürk'ün adıyla anılan bir yer. Burada Sayın Cumhurbaşkanımızla bu konu gündeme geldiğinde, konuştuğumuzda ki konuştuk, açıkçası pratik ve fonksiyonel yönüne de baktık. Diğer yönlerden, açılardan da değerlendirdik. Burada herhangi bir sembolizm, mesaj iletme boyutu olmadı. Ama eğer böyle bir sembolizm çıkarılmak isteniyorsa, mirasta esas olanın bu ülkenin onuru, bu devletin geleceğiyle ilgili siyasi iktidarların aldıkları tutumdur. Odur esas olan. Yoksa her yeri Çankaya yapsak, her yere o sembolizmi yüklesek ama ülkeniz dış borç sebebiyle talimat alır durumda olsa, vatandaşlarınız 'yarın acaba özgür bir şekilde işime mi gideceğim, yoksa bir darbe mi olacak ya da bir anarşi ortamına mı gireceğiz?' korkusuyla yaşasa, bütün o sembollerin değeri kalmaz. Hala hepimizin zihnine işleyen o yazar kasayı Başbakanlık binasının önüne atarkenki vatandaşın o öfkesi, aslında bir kişiye duyulan değil, bir devletin işleyiş tarzına duyulan bir öfke. Dolayısıyla bu yeni binalar Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat başbakanken çok ciddi emekler vererek, kendi zihninde de tasavvur ederek inşa edilmesine öncülük ettiği yerler. Bunlar ne benim Sayın Cumhurbaşkanımızla 'acaba şu mekanda mı, bu mekanda mı olsak daha iyi olur?' diye değerlendirdiğim, ne de onun sembolizm etrafında düşünerek aldığı kararlar. Nerede olursak olalım, hangi mekanda oturursak oturalım hepimizin zihninde, bu halkı nasıl daha özgür, daha onurlu şekilde bu ülkede yaşatırız ve bu ülkeyi dünyada nasıl daha itibarlı kılarız."
 
Davutoğlu, Bila'nın "Peki Çankaya Köşkü'nde mi ikamet edeceksiniz, çalışma olarak da ikamet olarak da?" şeklindeki sorusuna, "Daha onun planlamasını yapmadık. İlkesel bazda nasıl olacağını konuştuk ama Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı gibi... Onun planlaması yapılır. Benim için de büyük bir onurdur Çankaya Köşkü'nün tarihi ortamında da çalışmak" dedi.
 
"Nerede oturursak oturalım Allah hayırlı hizmet nasip etsin"
 
İstanbul'un İstiklal Harbi esnasında sembolik değerinin çok yüksek olduğuna dikkati çeken Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Ankara, Anadolu'da önemli ama küçük sayılabilecek bir şehirdi. Ankara'yı sembolik kılan şey ne? Çünkü siyasi irade orada tecelli etti ve bağımsızlık mücadelesi yürüdü. Yani bir devletin itibarı ve halkın onuru oraya taşınmış oldu. O arada İstanbul işgal altındaydı. Bugün bir işgal ve herhangi bir husus yok. Ancak nerede eğer bu halkınızın onuru korunuyorsa, özgürlüğü sağlanıyorsa, halk kendini her bir bireyiyle bu ülkenin öznesi kabul ediyorsa ve bu ülke itibar kazanıyorsa, o mekanların hepsi iyidir, hepsi güzeldir, hepsi sembolik değere sahiptir. O olmadığı zaman hangi mekanda oturursanız oturun başınız eğik olur. Gerçek millet onuru ve devlet itibarı sembolizmini yaşatamayız. Onun için bunu çok böyle derinlemesine alınmış bir karar olarak görmemek, son derece doğal seyri içinde çıkmış bir karar olarak görmek lazım. Buna da bundan sonrası için de çok derin tahlillerle yeni gerilim noktaları bulmadan, nerede oturursak oturalım Allah hayırlı hizmet nasip etsin. Bizi utandırmasın diyelim. Önemli olan odur."
 
"Yeni anayasa üzerinde mutabakat sağlanırsa 100 yılın bayramı olacak"
 
Davutoğlu, gazeteci Nihal Bengisu Karaca'nın, "Başbakanlık yapacağınız bu önümüzdeki süreçte sizin için hükümet programı tamam. Ama sizin önümüzdeki aylarda gerek önemi, gerek teşkil ettiği riskler bakımından ağırlık vereceğiniz maddeler neler olacak? Özellikle üzerinde duracağınız, aciliyetle ele alacağınız konular neler olacak? Bir de çözüm sürecinde önümüzdeki dönemde atılacak en önemli somut adımlar ve Bülent Arınç ismi öne çıktı. Bülent Arınç üzerinden süreç yürüyecek gibi görünüyor. Bu konuda da 'neden Bülent Arınç?' şeklinde soru işaretleri doğdu. Biraz ona da açıklık getirir misiniz?" şeklindeki sorusu üzerine, hükümet programını çalışmaya başlarken, kurmaylarıyla önce yöntemi tartıştıklarını söyledi. 
 
Nihayet 61. hükümetin cumhurbaşkanı seçimi olmasa 2015'in haziran ayına kadar devam edeceğini anımsatan Davutoğlu, "Bir yöntem olarak, acaba 8 aylık 61. hükümeti tamamlayıcı bir pratik operasyonel bir hükümet planı mı çıkaralım, yoksa daha faklı bir yöntem mi uygulayalım... Biz sadece 61. hükümet değil, daha önce de hükümetler kurmuş bir 12 yıllık mirasa sahibiz. Ama 61. hükümetle birlikte ve öncesinden başlayan bir 2023 hedefi ortaya koymuşuz" diye konuştu.
 
Davutoğlu, bu hükümet programının kesinlikle 8 aylık bir program olmayacağını belirterek, 8 aylık bu dönemi, bu anlamda önemli kılan ilk siyasi hedeflerinin 2015-2019 yılları arası olduğunu ifade etti. 
 
Son 12 yıl içinde yaklaşık 2,5 yılda bir seçim yaşandığını anımsatan Davutoğlu, Türkiye'nin 50'li yıllardan bu yana belki de ilk defa istisnai dönem denilebilecek süreçler dışında çok temiz bir 4 yıla sahip olacağını dile getirdi. 
 
Davutoğlu, "Temizden kastım seçimsiz olması, temiz olması anlamında değil. Seçimler ister istemez bir sosyal tansiyon yüksekliği, bir dilin değişimini gerektiren bir tablodur. 2015-2019 arasında ne mahalli, ne genel, ne de herhangi bir cumhurbaşkanlığı seçimi yok. İnşallah yapabilirsek bir anayasa referandumu, yeni bir anayasa yaparız. O da şenlik olacak. Yani bırakın seçimi, toplumsal bir şenlik olacak. Yani 100 yılın bayramı olacak. Onu ben bir gerilim durumu değil, aksine bir şenlik, daha sonraki dönemleri, 10 yılları belki teminat altına alacak bir şenlik olarak görüyorum" şeklinde konuştu. 
 
Dolayısıyla bu 8 aylık dönemin, 2015-2019 arası dönemi de teminat altına alacak şekilde geçirileceğini dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"O programın sizin elinizde üç versiyonu var. Bir, benim Meclisimize arz ettiğim konuşma, iki, yazılı olarak dağıtılan metin, üç, uygulamalı olarak bütün o hususların 8 ay içinde nasıl hayata geçirileceği ile ilgili boyutlar. Mesela bölgesel kalkınma ile ilgili yeni eylem planı. 25 maddelik değişik aşamalarda yeni eylem planları. Birinci hedefimiz şuydu, Türkiye'de geçen seneki o türbülansı ortaya çıkarmak isteyenlerin aksine sağlıklı bir geçişi temin etmek. Hiç kimse merak etmesin AK Parti'nin siyasi ahlakı, hepimizin benimsediği dava ahlakı ve şahsi ahlakımız AK Parti'de bir türbülansın çıkmasına izin vermeyecek, her şey kendi doğal süreci içerisinde seyredecek."
 
Birinci aşamayı bir hafta içerisinde geçtiklerini anlatan Davutoğlu, "Doğal süreçten kasıt neydi? Yeni bir hükümet kurulacaktı, 8 ay işlemeye başladı aslında ve bu hükümet kimsenin gönlü kırılmadan, kimsenin kendisini dışlandığını hissetmeden... '3 dönemciler' diye bir tabir türetildi. AK Parti'de bugün böyle bir şey hissediyor musunuz? Yok" dedi.
 
"Kılıçdaroğlu, 'masaya yumruğumu vuracağım' diyor"
 
Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
 
"Yani ben de Sayın Cumhurbaşkanımıza bakanlarla ilgili tercihimi sunarken 3 dönemi hiçbir zaman kriter olarak almadım. Kendisine ifade ettiğimde, nihayet biz aynı hükümetin devamıyız, çok kapsamlı bir hükümet düşünmüyorum. Ancak bazı arkadaşların girmesini düşünüyorum. Yeni dönemli ilgili olarak önemli olduğunu gördüm. Görevini çok iyi yapan bazı arkadaşların da bunun içinde belki başka görevler alması gerekir diye düşündük. Hükümet yapılanması tamamlandı ve onurla, arkadaşlarımdan gurur duyarak söylüyorum, benim başarım değil bu. Geçen MKYK'da vurguladım. İçselleştirilmiş ahlak ahlaktır. Empoze edilen ya da 'şöyle yapacaksın' diye talimatla yapılan ahlak değil. Bir davranış biçimi içselleştirilmişse ahlak niteliği kazanır. Yani doğal olarak o ortaya çıktıysa. Şimdi AK Parti içinde öyle bir doğal tepki çıktı ki kongrede genel başkanlık yarışında bir pürüz olmadı, hükümet yapılandı. Arkasından aynı gün hükümeti Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettiğim günün akşamı MKYK topladık. MKYK'da da görev değişikliği yaptık. Hükümetteki Beşir Atalay Bey'i orada sözcü yaptık. Yine dışa yansıyan herhangi bir olumsuzluk olmadığı gibi içeride de o kadar güzel bir MKYK yaptık ki, başka bir partide olsa herhalde belki bu görev değişiklikleri dolayısıyla birçok karşılıklı hani, bugün çok demokrat Kılıçdaroğlu, 'masaya yumruğumu vuracağım' diyor. Kime yumruk vuracak? Kendi arkadaşlarına. Yani masaya yumruk vurmayı niye ihtiyaç hissediyor? Çünkü partinin o içselleştirilmiş siyasi tutumunun olmadığını biliyor. Ancak yumrukla, masaya vurarak... Bizde masaya vuran olmadı. Bakanlar Kurulu'nda böyle bir dil kullanma ihtiyacı hissetmedi kimse bizde."
 
"Kimseye yasak konmadı"
 
Başbakan Davutoğlu, MKYK'yı tamamlamalarının ardından MYK'ı oluşturduklarını, iki gün önce ilk grup toplantısını yaptıklarını ve grup başkanvekilini değiştirdiklerini, ilk Bakanlar Kurulu'nu yaptıklarını ve hükümet programını sunduklarını aktardı. 
 
Gazeteci Bila'nın araya girerek, "Kongrede aykırı sesin çıkmaması, bu kadar uyumlu şekilde geçmesi demokratik yarış açısından, çok da büyük bir parti AK Parti. Hiç başka bir görüş yok, başka bir aday yok" şeklindeki yorumu üzerine Davutoğlu, şu görüşleri aktardı:
 
"Çıkmış olsaydı da başka şeyler söylerdiniz. Bu şunu gösterir, hiçbir şey siyasette başarı kadar sihirli bir husus değildir. Bir başarının üzerinde yürüyorsanız ve o başarıyı destekleyen bir kolektif vicdan, akıl, davranış varsa bu gerçekleşir. Kimseye yasak konmadı. Bir olağanüstü kongreye giderken benim ismimi Sayın Başbakanımız telaffuz ettiğinde 'aman başka kimse koymayacak, yoksa masaya yumruğumu vururum" falan demedi. Çıkabilirdi. Ve ben çıksaydı da bunu hiç anormal görmezdim."
 
"15 günde bir olmak üzere bir araya gelerek sadece çözüm sürecini konuşacağız" 
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Hem kriz yönetimi olacaksa, bir kriz çıkacaksa anında müdahale anlamında hem de bütün aktörlerin son gelişmeleri de doğrudan anlamaları ve buna göre yön vermeleri için bir görev dağılımı çerçevesinde, en geç 15 günde bir olmak üzere bir araya gelerek sadece çözüm sürecini konuşacağız" dedi.
 
Gazeteci Mehmet Barlas'ın, "Uzun vadeli çözümsüzlüğe terk etmek için komite şey edersiniz. Bizim alıştığımız modelde Kürt realitesinin barışçıl bir çözüme bağlanmasında merkezde Beşir Atalay vardı. Hep onunla konuşurduk. Şimdi bir komiteden bahsediyorsunuz, kim 1 numara burada" sorusu üzerine Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Çok net bir iş bölümü var yani daha önceki dönemde de durum farklı değildi. Biz toplandığımızda bütün bu konuları sayın Başbakanımıza arz ederdik. Beşir Bey görevi yürütürken de toplanırdık yine benzer bir yapı vardı. Şimdi bütün bu arkadaşların koordinasyonunu yani günlük iletişim anlamında da sürecin gidişatıyla ilgili her an durumu kontrol altında tutabilmek anlamında da Bakanlar Kurulu toplantılarını haftada bire aldık yani 15 günde bir olan Bakanlar Kurulu... Bunun dışında bu süreci bizzat yönetmek üzere bir komisyona devretmek değil... Yani bir komisyona devredilmesi şöyle olurdu; şu arkadaşlar bir komisyon kursunlar arada sırada rapor sunsunlar değil... Hem kriz yönetimi olacaksa, bir kriz çıkacaksa anında müdahale anlamında hem de bütün aktörlerin son gelişmeleri de doğrudan anlamaları ve buna göre yön vermeleri için bir görev dağılımı çerçevesinde, en geç 15 günde bir olmak üzere bir araya gelerek sadece çözüm sürecini konuşacağız."
 
"Kamu düzeni olmadan çözüm süreci olmaz"
 
Başbakan Davutoğlu, kamu düzeninin sağlanması ve korunmasına vurgu yaparak, "Kamu düzeni olmadan çözüm süreci olmaz" dedi.
 
Kaçırılan vatandaşlar olduğuna dikkati çeken Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Bölgede hala yol kesmeler, birtakım asayiş sıkıntıları var. Kamu düzeninin sağlanması... Bizim için kamu düzeni çözüm sürecinin alternatifi değil; çözüm süreci kamu düzeni ile birlikte sağlanır. Çözüm süreci adına kamu düzeni ihlallerine göz yumalım demek mümkün değil. Bunu da çözüm sürecinin diğer partnerleri olanların yakından bilmesi lazım. Kamu düzensizliğine izin vermeyiz. Ne şekilde olursa olsun, kim yaparsa yapsın. İster provokatif nitelikte olsun, ister planlı nitelikte olsun."
 
Davutoğlu, 2015 seçimlerine ve ondan sonraki döneme de sirayet edecek şekilde kamu düzeni ihdas edileceğini ifade ederek, şunları kaydetti:
 
"Bununla ilgili görevli arkadaşımız var; İçişleri Bakanımız, MİT Müsteşarımız. O masanın etrafında herhangi bir kamu düzeni sıkıntısı olduğunda konuşacağız. Nasıl giderilir, nasıl olur? İşte malum geçende bir heykel tartışması vesaire... Bir anda çözüm sürecini riske eden kamu düzeni problemleri çıkabiliyor. Buna mahal bırakmayacağız. Kararlı bir şekilde herkes bilmeli ki, biz çözüm sürecini kamu düzeni ihlallerine imkan sağlamak, ona zemin olsun diye yürütmüyoruz. Kalıcı kamu düzeni için... Nedir ikinci alan, demokratikleşme yönünde atılacak bütün adımlarla tahkim edilen bir süreç. Bu sürecin işleyiş nitelikleri itibariyle kimisi başbakan yardımcılarımızın uhdesinde olan konular, kimisi diğer alanlarda."
 
Başbakan Davutoğlu, toplumsal psikolojinin çözüm sürecine desteğinin sürmesi gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam etti:
 
"Akil adamları önümüzdeki dönemde çok daha aktif bir şekilde değerlendirmeyi düşünüyoruz. Hep beraber onları da sürecin aktif özneleri haline getirip, en kısa sürede silahların tümüyle devre dışı kalacağı, silahların bırakılacağı ve Türkiye'nin sınırları içinde herhangi bir şiddet eylemine zemin teşkil edecek yapıların, unsurların bir anlamda bu nitelikten uzaklaşacağı bir noktayı hedefliyoruz."
 
"Akil adamlar dışında başka somut bir şeyler açıklayacak mısınız önümüzdeki günlerde?" sorusu üzerine ise Başbakan Davutoğlu, şu cevabı verdi:
 
"Tabii tabii... Şu anda adım adım salı günü ciddi bir envanter çalışması yaptık. Neredeyiz? Şu anda atılması gereken adımlar ne? Bu konuda zaten MİT Müsteşarımızın yürüttüğü çalışmalar var, bunlar herkesçe malum... Diğer alanda Adalet Bakanlığımızın yürüttüğü çalışmalar var, yasal düzenlemeler itibariyle. Şimdi şöyle bir şey oldu, yol haritası var mı? Biz geçmişte bir taraftan çatışmasızlık ortamını sürdürmek, bir taraftan da olabilecek krizleri engellemek için bir çalışma yürütüyoruz. Şu yeni dönemi isimlendirmek gerekirse ben 'süreç yönetimi' diyorum, komisyona havale değil, süreç yönetimi... Sürecin kendisinin bütün ilgili şeylerle birlikte yönetilmesi, o bakımdan kesinlikle bir komisyona devri değil... Şu anda zihnimizde ay ay ilk değerlendirme sonrasında ve bunu da yeni bu zeminde daha aktif bir eylem planına, adım adım yürüyen bir çalışmaya dönüştürmeye kararlıyız."
 
"Bu yarayı kapatacağız" 
 
Bunu ilgili bütün birimlerle, kamuyla paylaşma noktasına geldiklerinde hepsini paylaşacaklarını anlatan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Mecliste yapılacak çalışmalar var. Bence hani derenin yarısını geçtik dediğimiz yer, son altı maddelik yasamız aslında bir çerçeve oluşturdu. Bu konuda çalışacak olan bütün öznelere, kurumlara teminat sağladı, yasal bir teminat. Bu çok önemli bir adımdı. Bu devrim mahiyetindeki adımdan sonra kimsenin mazereti yok. Yani kimse 'acaba biz şu adımı atarsak ileride ne olur?' diye düşünmeyecek. Biz zaten düşünmüyorduk, yani sayın Cumhurbaşkanımız başbakanken o da çözüm süreci için emin olun herhangi bir kaygı içinde hareket etmedi, tek kaygısı vardı. Bizim de şimdi tek kaygımız var. O zaman da tek kaygımız vardı bu yarayı kapatmak ve bu yarayı kapatacağız."
 
"Bu ülkede ne Diyarbakır hapishanelerinde yaşanan zulümler bir daha yaşanacak, ne dış veya iç provokasyonlarla gençlerin daha hayatlarının baharlarında dağlara götürüldüğü, kullanıldığı süreçler yaşanacak" diyen Davutoğlu, sözlerini şöyle devam ettirdi:
 
"Dikkat ediniz bu çok önemli, etrafımız ateş çemberiyken biz bunu yapıyoruz. Etrafımız ateş çemberi. Irak'ta bir mezhep ve etnik çatışma var, Suriye'de var, Ukrayna'da var ve biz bunun ortasında 30 yıllık bir meseleyi çözme iradesi gösteriyoruz ve adım adım bunu çözme noktasına geliyoruz. Normalleştikçe siyasette bunun bir de siyasal alanı var. Parlamento ile ilişkiler bağlamında... Başbakan Yardımcımız Sayın Akdoğan parlamento ile ilişkilerle görevli başbakan yardımcısı o, o görevi yürütecek. Sayın Bülent Arınç, Hükümet Sözcümüz ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanımız olarak belli bir şekilde bu ilgisini sürdürecek ama ben herhangi bir başka konuyu öne almaksızın sık aralıklarla bütün arkadaşlarımı toplayıp, sürecin tıkandığı bir yer varsa o damarları açmak için düşünsel veya siyasal operasyonlar yapmak, tıkanmadığı yerde yeni vizyonla yaratıcı çözümlerle somut konuları konuştuk, bunları da paylaşacağız kamuoyuyla yavaş yavaş."
 
"Benim ismim telaffuz edildiği gün zihnimde kurduğum, birinci kritik aşama tamamlandı"
 
TRT Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanı Nasuhi Güngör'ün moderatörlüğünde gerçekleşen özel yayına katılan Davutoğlu, gazeteci Mehmet Barlas'ın, "Sayın Erdoğan'ın söylemiyle AK Parti için tuzluk kalmadı mı başka?" sorusu üzerine, şunları kaydetti:
 
"Benim ismim telaffuz edildiği gün zihnimde kurduğum, kurguladığım birinci kritik aşama tamamlandı. Şu anda işleyen bir Bakanlar Kurulu var. İşleyen bir grup var. Bugün ne kadar iyi işlediğini müzakerelerde de gördünüz. Hiç kimsenin kalbi kırık değil. İşleyen bir parti MYK'sı var, MKYK'sı var. Dolayısıyla yapı oturdu. Şimdi yapacağımız ne 2015 seçimlerine kadar, işte demokrasi orada kendini gösteriyor. Ben şöyle diyebilirdim arkadaşlara, nasıl olsa bunu kurduk, bizim büyük kongreyi içeride bir türbülans olmasın diye genel seçimlerin sonrasına alalım. Yani 2015 Haziran'ından sonraya, buna da bir engel yok."
 
Başbakan Davutoğlu, evvelsi gece yaklaşık 6 saat süren MYK'da bütün belde, ilçe, il kongrelerinin seçimlere kadar bitirilmesi talimatını verdiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Yani önümüzdeki 22 Şubat'a kadar AK Parti'nin bütün kongreleri tamamlanacak. Seçime hazırlanan ve yeni bir genel başkan için siyasi bir risktir. Neden risktir? Çünkü bütün teşkilat bir kaynayacak, demokrasi burada başlıyor. Ama ben seçilmiş teşkilatlarla seçimlere gitmeyi demokrasinin bir gereği görürüm. 'Nasıl olsa teşkilat var. Herkesi bir ümit içinde bekleteyim, seçimleri kazanayım, sonra teşkilata şeker veririz' demedik. Hemen kongrelere başlıyoruz, kongre takvimi 15 Eylül'den itibaren işlemeye başlıyor. Yani delege vesaire..."
 
İl kongrelerine 1 Aralık'ta başlayacaklarını ifade eden Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Şimdi önümüzdeki 8 ayda ne yapacağımızı sorduğunuz için geliyorum. Benim önümüzdeki 8 aydaki en önemli hedeflerimden biri, Türkiye'nin genel siyasetini yönetmek kadar AK Parti'nin o 12 yıllık başarı hikayesini teminat altına alacak şekilde AK Parti'yi tahkim etmek. Kadrolarımızı tahkim etmek ve yeni bir heyecan oluşturmak. Biz 12 yılda bu kadar başarıya imza attıysak, yorulma nedir bilmediysek tabiri caizse bunu o heyecandan duyuyoruz. Biz heyecanlanıyoruz kitleyi heyecanlandırıyoruz, kitleyi heyecanlı görüyoruz biz heyecanlanıyoruz."
 
"Ben baş danışmanken biraz daha Ankara'da planlama yaptığımız için bazen Sayın Başbakanımızın bu kadar dış politika gündemi varken acaba Anadolu ziyaretlerini biraz şey mi yapsak falan dediğim olurdu" diyen  Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Sonra ben de ziyaretlere katıldığımda ve siyasete girdiğimde gördüm ki siyasetçinin enerjisi halkın arasında. O heyecanlandıkça halkı heyecanlandırıyor. Halkı heyecanlı gördükçe o heyecanlanıyor. Şimdi bizim meselemiz AK Parti'de bu yeni heyecanı... Yeni Türkiye yeni bir heyecanla kurulacak. Başarının getirdiği yorgunluğa iznimiz yok. Hani İbni Haldun'un Asabiyye Teorisi gibi 'belki devlet kurulduktan 3 nesil sonra konforizme girer' biz de 3 seçim kazandık bir siyasi kadro olarak konforizme izin vermememiz lazım. Ben şu anda o kitleleri, tabanımızı, AK Parti'yi gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine tekrar heyecanlandırmayı önemli bir şey olarak görüyorum, hedef yani 8 ay içinde."
 
Çözüm süreci
 
Başbakan Davutoğlu, "Bize uyku haram dediniz çözüm süreci nihayete erinceye kadar. Ben iki şey sormak istiyorum. Bundan muradınız ne? Gerçekte nihayete ermeden muradınız ne ve siz niye çözüm süreciyle anılıyorsunuz? Dışişleri Bakanlığı sürecini de alırsak, sürecin neresindeydiniz, bundan sonra neler olacak?" sorusu üzerine, şu yanıtı verdi:
 
"Aslında bir önceki soruda AK Parti ile ilgili söylediklerim, partimizin genel kongresi, büyük kongre hazırlıkları ve kongresi bu parti programıydı. Hükümet programına baktığımızda tabii şu ana kadar süregiden çalışmalar dışında zaten kongre konuşmasında da hükümet programında da öne çıkardığımız ana başlıklar, bir tanesi çözüm süreci... Çözüm süreci ilk başladığı andan itibaren belli aşamaları vardı, biz bu aşamaları katettikçe önümüze yeni ufuklar açıldı. Ama esas itibariyle baktığınızda şuna dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye demokratikleşmesini yaparken AK Parti döneminde sadece Kürt sorununu çözmek kastıyla yapmadı. Bu halk, bu demokrasiyi en geniş anlamıyla hak ettiği için yaptı. Fakat bu arada zemin o kadar hazırlandı ki sağlanan imkanlarla. Kürtçe yayından Kürtçe siyaset ve propaganda yapabilme hakkına, birçok bölgede gerçek bir özgürlük havası esmesine kadar zemin hazırlanmıştı."
 
Bölgesel konjonktürün yani Türkiye'nin etrafındaki siyasal istikrarsızlığın 2011 ile 2013 başı arasında yine bir gerilim döneminin yaşanmasına yol açtığını anlatan Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"2012 sonu 2013 başında çözüm süreci ilan edildiğinde hepimiz tek bir şeye odaklandık, öncelikle çatışma ortamının durması, şehit cenazelerinin ve şu veya bu şekilde bu çatışmalarda hayatını kaybeden gençlerin hayatlarını kaybetmemesi için bir durgunluğa, sükunete ihtiyaç vardı bunu sağladık. Bu sükunet ortamı bugüne kadar da sürdü. Onun kritik bir aşaması da Diyarbakır'da geçen sene 18 Mart 2013'te yaptığım konuşmadan sonra bu çözüm sürecinin muhtevası üzerine bir mülakatta şunu zikretmiştim. Bu öyle bir şey ki hızlı akan bir derede, nehirde karşıdan karşıya geçmek gibi... Yarıya kadar geldiğiniz inancına kapıldığınız anda karşıya geçmeye çalışırsınız. Ama oraya gelmemişseniz, akıntı varsa hep aklınız geride olur, geriye dönmede... Şunu bugün geldiğimiz nokta itibariyle söylüyorum, biz yarıyı geçtik artık."
 
Başbakan Davutoğlu, bundan sonra çözüm sürecinin bütün aktörleri açısından karşı kıyıya bir an önce ulaşmanın var olduğunu anlatarak, sözlerini şöyle devam ettirdi:
 
"Bir an önce diyorum çünkü çok çok ciddi bir bölgesel istikrarsızlık ortamında yaşıyoruz. Her türlü provokasyon olabilir. Türkiye'nin siyasetteki, uluslararası alandaki yükselişini çekemeyen, bu yükselişi bir anlamda geçen sene olduğu gibi Gezi olayları ve 17 Aralık operasyonuyla durdurmak isteyenler, başka güçler çıkabilir. Beklenmedik olaylar yaşanabilir, onun için şimdi bizim birinci hedefimiz ırmağın karşı kıyısına geçmek. Irmağın karşı kıyısına geçmek ne demek? O da şu demek, Türkiye'nin her kesiminde Türk-Kürt ayrımı olmaksızın bütün vatandaşların aidiyet hissi bağlamında kendini bu toprağa, ülkeye, devlete ait hissetmeleri, bir vatandaşlık bağıyla bu devlete bağlanmaları ve herhangi bir ayrımcılığın ortadan kalktığı özgürlük ortamının sağlanması, bu bizim vazifemiz. Buna bağlı olarak sadece çatışmanın bitmesi değil, silahların tümüyle devreden çıkması..."
 
Davutoğlu, dün ilk çözüm süreciyle ilgili oluşturdukları yeni mekanizmanın toplantısını yaptıklarını ve daha önce bir kriz yönetimi gibi yürüdüğü için, noktasal kriz yönetimlerini de beraberinde getirdiği için belli mekanizmalar olduğunu anımsatarak, şöyle devam etti:
 
"Terörle Mücadele Yüksek Kurulu gibi... Başbakan Yardımcımız Sayın Atalay'ın koordinasyonunda yürüyen çalışmalar gibi. Ben bütün bu tabloyu da görerek bütün koordinasyonu doğrudan benim başkanlığımda yürüyecek bir mekanizmaya bağlamaya karar verdim. Yani eskiden farklı problem alanlarında farklı toplantılar yürürken, şimdi 15 günde bir en geç, ihtiyaç oldukça daha sık olmak üzere bu çözüm süreciyle ilgili oluşan mekanizmanın bütün aktörleri toplanacağız."
 
Dün ilk toplantıyı yaptıklarını anımsatan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Başbakan Yardımcılarımız, İçişleri Bakanımız, Dışişleri Bakanımız Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte olduğu için gelemedi. MİT ve Başbakanlık Müsteşarımız,  bu konuyla birinci derecede ilgili arkadaşların katıldığı toplantıda bundan sonraki atılabilecek adımları gözden geçirdik. Bu da aslında siyasi bakımdan 2014 seçimleri bağlamında önemli bir risk unsuru. Yani biz çözüm sürecini öyle veya böyle seçim takviminden bağımsız olarak nihayete erdirmeyi düşünüyoruz."
 
Başbakan Davutoğlu, nihayetin, ülkede sadece anlık çatışmaların durması değil, kalıcı bir şekilde silahların devre dışı kalması ve toplumsal hayatın her yönüyle normalleşmesi olduğunu dile getirdi.
 
"Gezi ve 17-25 Aralık olayları, 'Yeni Türkiye' arayışını ve yürüyüşünü durdurma çabasıydı"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Eğer çözüm süreci, Türkiye'deki bir etnik yarayı kapatma teşebbüsüyse, geçen sene yaşadığımız Gezi ve 17 Aralık, 25 Aralık olayları, bu yarayı daha da açabilmek ve başka yaraları da bunun beraberinde açarak, Türkiye'nin o 'Yeni Türkiye' arayışını ve yürüyüşünü durdurma çabasıydı" dedi.
 
"IŞİD'le mücadelede PKK'ya silah verilmesi" konusuna ilişkin değerlendirmesi sorulan Davutoğlu, gerek Irak'ta gerekse Suriye'de işleyen ve muhatap alınabilecek devlet yapıları bulunsaydı, Türkiye sınırları içerisindeki bir sorunu çözerken, sınırların gerçek bir referans noktası olabileceğini dile getirerek, "Ama böyle değil. Şu anda maalesef sınırlarımızın ötesinde gerçek anlamda bir etnik ve mezhebi çatışma ortamı var" ifadelerini kullandı.
 
Davutoğlu, bu ortamın oluşmaması için çok çaba sarf ettiklerini vurgulayarak, dış politika alanı itibariyle özellikle 2011 başlarından itibaren olanları gördükleri için öncelikle Suriye rejimine "Kendini reforme et, bu çatışma ortamına Suriye'yi kurban etme"; daha sonra reforme etmediği ve zulmü artırdığı zaman "Bütün kayıtlar zamanla ortaya çıkar" dediklerini aktardı.
 
Bazen WikiLeaks gibi organizasyonların bulunmasının, kimin ne dediğinin ortaya çıkması açısından iyi olduğunu belirten Davutoğlu, bütün müttefiklere "Eğer ılımlı muhalefet desteklenmezse, buraya düzen gelmez" dediklerini, İran ve Rusya gibi ülkelere "Ilımlı muhalefet çökerse, zannetmeyin ki rejim kazanır. Radikalleşme artacak, bölgede kontrol edilemez bir noktaya gelinecek" dediklerini ve Cenevre-2'de Suriye'de geçici bir hükümet kurulması için neredeyse yalvardıklarını anlattı.
 
Davutoğlu, bütün uyarılara rağmen bunların yapılmadığını ve bölgede ciddi bir IŞİD tehdidi oluştuğunu, buna bağlı olarak Sünni-Şii çatışmasının ortaya çıktığını söyledi.
 
Irak'ta Nuri el-Maliki'ye mezhepçi politikaların radikalleşmeye yol açacağı ve Irak'ı parçalayacağı uyarısında bulunduklarını hatırlatan Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"İlgili taraflara bunları söyledik ama başta ABD olmak üzere oradan çekilirken mezhepçi yapılanmalara veya mezhep taassubuna yol açabilecek güvenlik yapılanmasına hep dikkati çektik. Bu uyarılarımız yeterince kaale alınmadı ama sonunda herkes toplanıp Maliki'ye 'Git' demek zorunda kaldı. Çünkü IŞİD gibi bir tehdidin ortaya çıkmasını teşkil eden ortam, tamamıyla o otoritelerin aldığı yanlış kararlarla ilgili. Bizi ilgilendiren tarafı şu: Türkiye, etnik ve mezhep temelli bir ülke değil. Ne Suriye'de olduğu gibi yüzde 12'lik bir mezhep grubu bütün sistemi kontrol ediyor ve geri kalan halk da buna tepki gösteriyor ne de Irak'ta olduğu gibi. Biz, hiçbir etnik ve mezhep referanslı politikayı siyasetimizin ve devletimizin temeli alamayız. Çözüm süreci işte burada önemli. Eğer çözüm sürecinde tutup 1980'li, 1990'lı yıllardaki hata tekrar edilip, iç tehdit kavramıyla Kürtler ve barışçıl Kürt hareketler dahi tehdit olarak tanımlansaydı, Kürtçe serbest bırakılmasaydı, Kürtler bu ülkenin eşit vatandaşları, bu ülkenin istiklali için dedeleri kan dökmüş, can vermiş vatandaşları olarak o ayrımcı politikalara, ret politikalarına muhatap olsalardı, şu anda Türkiye içinde çok ciddi başka problem yaşardık."
 
Davutoğlu, ilk defa Erbil'e gidip Mesut Barzani ile görüştüğünde büyük yaygaralar koparıldığını ifade ederek, şöyle devam etti:
 
"Biz o zaman gördüğümüz için içerideki Kürt vatandaşlarımızla dışarıdaki Kürt kardeşlerimizin, dostlarımızın her biriyle ilişkilerimizi iyi tutmaya çalıştık. Şimdi neticelerini görüyor herkes. Eğer biz, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'yle, Kürdistan demekten bile çekiniliyor idi, Irak anayasasında geçen ifadesi olduğu için, 'Acaba böyle desek ne olur?' refleksler, korkular, dürtüler, böyle bir problem olsaydı bölgesel yönetimle, Allah aşkına çözüm sürecini yönetebilir miydik? Mesut Barzani, bütün bu Gezi türbülansları içinde, Sayın Başbakan'ın misafiri olarak Diyarbakır'a gelmemiş olsaydı veya Diyarbakır'a gelmesini tehdit gibi görseydik... Ben Van'da Neçirvan Barzani'yi aradım ne ülke bölündü... Aksine biz şunu kabul etmek durumundayız. Bu sınırlar bizim irademizle çizilmedi. Bizim devletimiz küçülürken, Osmanlı Devleti ve yine bizim devletimiz olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğarken, bu sınırlar o şartlarda askerimizin geldiği yer olarak Lozan Anlaşması'yla çizildi. Bu sınırlar artık bizim sınırlarımızdır. Ama şunu bilmek zorundayız. Bu sınırların ötesindeki insanlarla bu sınırın içindekiler akraba. Bu sınırlar da kalubelada çizilip de öyle gelmedi. O zaman yapacağımız şey ne? O akrabalık ilişkilerini düşmanlık gibi görmeyeceğiz, tehdit gibi görmeyeceğiz. Biz bunu sağlarken, diğer ülkelerde aynı şehir içindeki insanlar birbirini tehdit gibi gördü ve radikalleşme arttı. O kadar acı bir şey ki, bunu biraz da sitem olarak yani iyi niyetlilere sitem, kötü niyetli çevrelere de bir uyarı olarak zikretmek isterim.
 
Türkiye, IŞİD benzeri yapılar ortaya çıkmasın diye neredeyse 3 yıl hem Irak hem Suriye nezdinde, 3-4 yıl politika yaptı, bütün dünyaya bunu anlatmaya çalıştı. Şimdi Türkiye içinde birileri, Türkiye'yi IŞİD'le yan yana zikretme çabası içinde. Niye biliyor musunuz? MİT tırlarına yapılan operasyon, 17 Aralık, 13 Ocak... Bütün bunlar bir şey içindi. Türkiye içinde bir türbülans yaratmak içindi. Eğer onların istediği olsaydı ve 'dönemin başbakanı' diye Sayın Başbakanımızın anıldığı iddianameler hayata geçirilmiş olsaydı, MİT Müsteşarımız ve başta güvenlik birimlerimiz, TSK hatta, dünyada terörü destekleyen kurum ya da kişiler olarak lanse edilseydi, Türkiye o etnik ve mezhebi çatışmanın bir parçası haline gelmez miydi? Türkiye'yi koruma hattının içine alarak onun dışında tuttuk. Herkes şimdi elini vicdanına koysun, bunu samimiyetle söylüyorum, bize en muhalif olana sesleniyorum. Bütün bir ateş çemberi varken etrafımızda, bu ülke çözüm sürecini nasıl işletebilir? Çözüm süreciyle birlikte yaylalar şenlendi, dağlar şenlendi. Bunu sağlayan bir otorite, bir siyasi iktidar Allah aşkına bunu riske edecek radikal eğilimlere toleransla bakabilir mi? Makul mu bu?"
 
Suriye'deki PYD yapılanmasının Suriye ılımlı muhalefetinin içine girmesini ve onun bir parçası olmasını istediklerini dile getiren Davutoğlu, PYD'nin Suriye muhalefetinin içinde yer alması halinde Cenevre Konferansı'na gitmiş olabileceğini söyledi. Davutoğlu, "Ama maalesef o sırada rejimin biraz gücünün artması sebebiyle yanlış bir tercihte bulundular. Mamafih şimdi de isteriz ki bütün bu Kürt, Türkmen, Arap unsurlar Suriye'de ortak bir tavır içine girsinler. O bakımdan Selahattin Demirtaş'ın söylediği ve diğer şeyler için, öncelikle bu tercihleri netleştirmeliler, Suriye temelinde söylüyorum, Irak temelinde de" ifadelerini kullandı.
 
"Diğer ülkeler için de örnek olur"
 
"Yeni Türkiye" tanımlaması yaparken, vatandaşın özne olduğu, sembollerin tabulaştırılmasını engelleyen Türkiye'yi kastettiğine değinen Davutoğlu, 12 yıldır, "daha önce oluşturulan bir fetret"i yok etmeye çalıştıklarını ancak bir anda karşılarına "yeni bir fetret arayışı içinde olan bir topluluk" çıktığını söyledi.
 
Başbakan Davutoğlu, bunun tam da çözüm süreciyle belli bir mesafe alınan noktada kendini gösterdiğini ifade ederek, şu değerlendirmelerde bulundu:
 
"Eğer çözüm süreci, Türkiye'deki bir etnik yarayı kapatma teşebbüsüyse, geçen sene yaşadığımız Gezi ve 17 Aralık, 25 Aralık olayları, bu yarayı daha da açabilmek ve başka yaraları da bunun beraberinde açarak, Türkiye'nin o 'Yeni Türkiye' arayışını ve yürüyüşünü durdurma çabasıydı. Bunu durdurduktan sonra reaktif bir tutum takınmadığımızı, aksine vizyoner ve aktif bir pozisyon içinde olduğumuzu göstererek, 'Yeni Türkiye' tabirini onun içine oturttuk. Eski vesayetlerin tümüyle ortadan kalktığı, eski anlayışların tümüyle terk edildiği ve yeni bir inşa faaliyetinin başladığı bir dönem. 'Şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamamak' diye bir şey vardır. Biz, 12 yıldır bir taraftan tavaf etmeye çalışıyoruz, bir taraftan şeytan taşlıyoruz. Bir taraftan negatif unsurların etkisini kırmaya çalışıyoruz, bu bazen 367 olayı gibi kendini gösteriyor, bazen darbe teşebbüsleri şeklinde, bazen parti kapatma şeklinde. Düşünün, 12 yıl içinde kaç deprem yaşadık. Şimdi ise bütün bu depremleri aşarak, sağlamlaşmış bir bünyeyle ve aşılanmış bir bünyeyle bu binayı yeniden inşa edeceğiz. Heyecan verici olan o.
 
Bu yeni binayı inşa ettiğimizde o zaman zaten diğer ülkeler için bir model olma hedefiyle değil, ama etnik ve mezhebi sorunları, buna Alevi meselesi de dahil olmak üzere çözerek, yeni bir inşayı başarılı bir şekilde tamamlamış bir ülke, başkaları tarafından da mutlaka tecrübesinden istifade edilen bir ülke olur. Bu topraklardaki çatışmaların, Suriye ve Irak bağlamında, Yemen'de, Lübnan'da, hatta Mısır'da kısmen temelinde etnik ve mezhebi dini boyut var. Buna biz kendi içimizde çözüm bulduğumuzda, ki inşallah bulacağız, bu diğer ülkeler için de örnek olur."
 
"Aşılı bir şekilde başlıyoruz"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kürt sorununu, çözüm süreciyle çözen bir Türkiye'nin, kendi içselleştirdiği siyasetini dışarıya da taşıyacağını vurgulayarak, Irak ve Suriye'deki Kürtlerin dönüp baktıkları yerin Türkiye olacağına işaret etti.
 
Gezi olayları ile PKK'nın çekilmesinin yavaşlaması arasında bir tür ilişki olduğunu kaydeden Davutoğlu, "Mayıs 2013'ü söylüyorum, IMF ile borç defteri kapanıyor, büyük yatırımlar yapılıyor. Bir anda haziranla birlikte sanki büyük travmalar yaşayan, büyük ekonomik krizler yaşayan bir ülke tablosu çıkarılmaya çalışılıyor. Onları aşabilmek için 30 Eylül'de yeni bir demokrasi paketi açıklıyoruz ve paket içinde bekleyen birçok soruna cevap teşkil edecek adımlar atıyoruz, Mor Gabriel'den tutun diğer meselelere kadar. Barzani, Diyarbakır'a geliyor, kasım ayı. Tekrar çözüm süreciyle ilgili bir ivme kazanılıyor. Arkasından 17 Aralık şeyleri. Yani bunların bir tesadüf olduğunu kimse iddia edemez" diye konuştu. 
 
Davutoğlu, şimdi "aşılı bir şekilde" başladıklarını ifade ederek, "Herhalde Türkiye'deki çözüm sürecinden hissedar olacak, hisseyab olacak bütün aktörler, şu anda bunun kıymetini çok daha iyi anladılar. Türkiye'de buna destek verecek olan halk kitleleri, benzer sorunların çözülemediği Suriye ve Irak'ta neler olduğunu görüyor" dedi.
 
Son Çözüm Yasası'nın parlamentonun neredeyse yüzde 85'inin desteğiyle geçtiğini ve kimsenin artık çözüm sürecine aleni bir şekilde karşı çıkamadığını belirten Davutoğlu, görevlerinin, bunu en kısa sürede istenen noktaya getirmek olduğunu ve bir sürprizle karşılaşmak istemediklerini söyledi. 
 
"Demokrasiyi sadece derinleştirmekle yetinmeyeceğiz. Yeni bir demokrasi binası inşa edeceğiz"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Yeni Türkiye diye tanımladığımız şeyde demokrasiyi sadece derinleştirmekle yetinmeyeceğiz. Yeni bir demokrasi binası inşa edeceğiz. Temelinde özgürlükçü bir anayasa olan ve vesayetçi hiçbir yapıya izin vermeyen. Sadece ekonomik geliri artırmakla yetinmeyeceğiz, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için yeni bir ekonomi binası inşa edeceğiz " dedi.
 
Gazeteci Mehmet Barlas'ın, "Amerika, IŞİD'e müdahale edecek mi, Esed'i destekleyecek mi? Biraz realitenin dışında güzel rüyalarla da vakit geçirecek miyiz?" sorusu üzerine Davutoğlu, realiteyi nasıl değiştirdiklerinin güzel örnekleri olduğunu söyledi.
 
"Eğer biz Irak realitesinde, Kuzey Irak ile geliştirdiğimiz  ilişkileri başta idealizm gibi görünen boyutla yürütmemiş olsaydık olmazdı" diyen Davutoğlu, 1990'lı yıllarda dünya ekonomisinin gelişmesine rağmen, dünyada demokrasi dalgası olduğunu kaydetti.
 
Dünya ekonomisinin büyüdüğünü ve dünyada genel trendin demokrasi olduğunu ifade eden Davutoğlu, o  yıllarda Türkiye'deki iktidarların, 28 Şubat da dahil olmak üzere Türkiye'yi daha otoriter yaptığını die getirdi.
 
Türk ekonomisinin o dönemlerde hiç ilerleme kaydetmediğini ve üç kriz yaşadığını anımsatan Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"Şimdi uluslararası politik kriz var, ekonomik kriz var ve dünya konjonktüründe de demokratik trendin aksine çevre bölgelerde ciddi bir çatışmacı otoriter bir tutum var. Biz ise bu dönemde AK Parti iktidarları... Yeni Türkiye bu işte. Demokrasinin gücü de buradan geliyor. Hem ekonomiyi büyüttük, hem demokratikleşmeyi derinleştirdik. Yine bu uygunsuz dış konjonktür devam etse de bu Yeni Türkiye diye tanımladığımız şeyde demokrasiyi sadece derinleştirmekle yetinmeyeceğiz. Yeni bir demokrasi binası inşa edeceğiz. Temelinde özgürlükçü bir anayasa olan ve vesayetçi hiçbir yapıya izin vermeyen. Sadece ekonomik geliri artırmakla yetinmeyeceğiz, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için yeni bir ekonomi binası inşa edeceğiz. Sadece aktif bir dış politika yürütmeyeceğiz. Bu aktif dış politikayı bölgede ve küresel düzende öncü aktör olarak çaba gösteren bir ülke olacağız. Bütün bunlar aslında kararlı ve iradeli bir politikanın, siyasi iradenin uygunsuz dış konjonktüre rağmen neleri başarabildiğinin göstergesidir."
 
"Türkiye'de siyasi iradeyi kıskaç altına almak istediler" 
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, uygunsuz dış konjonktürün realizm olarak kendilerini ilgilendirdiğini belirterek, bunun hedefleri açısından bir parametre olmadığını dile getirdi.
 
Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"Bu paralel konularına bir atıfla dönmek gerekirse. Onların bize dediği şuydu. Realizme dönelim. Yani, 'Türkiye bütün bu iddialarından geri çekilsin, söylediği, savunduğu ilkelerin dışında açıldığı alanların, Afrika'dan diğer bölgelerden, Türkiye bu mevzilerden geri çekilsin. Demokrasi, çözüm süreci gibi iddialı bir hedeften geri çekilsin'.
 
Tüm uygunsuz konjonktüre rağmen eğer çözüm süreci bugün yeni bir ivme kazanmışsa bunun arkasında halkın iradesine dayalı gücün etkisi var. O iradeyi kırmak istediler. Yani temelde demokrasiye vurulan darbe üzerinden yeni bir vesayetçi yapıyla hepimizin bildiği usul ve yöntemlerle Türkiye'de siyasi iradeyi kıskaç altına almak istediler."
 
Davutoğlu, bir şekilde olağanüstü dönem şartının oluşturulmak istendiğine işaret ederek, uygunsuz dış konjonktürün değerlendirilmesi gerektiğine inandığını ifade etti.
 
Başbakan Davutoğlu, "Ama iç siyasi hedefleri ortaya koyarken ve Yeni Türkiye rüyası iddiası ortaya koyarken, bir engel olarak görülmemesi kanaatindeyim" değerlendirmesinde bulundu.
 
"IŞİD ortaya çıktığında ilk harekete geçen ülkeyiz"
 
Davutoğlu, gazeteci Nihal Bengisu Karaca'nın, Avrupa ülkelerinin IŞİD konusunda işbirliği yapıp yapmadığı yönündeki sorusu üzerine, bu tehlike ortaya çıktığı zaman ilk uyarıcı sinyalleri gönderen, ilk harekete geçen ülkelerden biri olduklarını söyledi.
 
Israrla, Özgür Suriye Ordusu ve ılımlı muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söylediklerini anımsatan Davutoğlu, "Aksi taktirde radikalleşme ile rejimin zulmü arasına sıkışan halk, radikalleşme eğilimine yönelir. Bunları hep ısrarla söyledik" değerlendirmesinde bulundu.
 
Davutoğlu, 10 Ekim 2013'te IŞİD'i Bakanlar Kurulu kararıyla terör örgütü listesine alan ilk ülkelerden olduklarını belirterek, şöyle devam etti: 
 
"Yani bu konuda Türkiye'nin bu tehlikeyi görmediği, bu tür radikalleşme tehlikesiyle ilgili sadece IŞİD değil, bir halk eğer 3 yıl her türlü bombardımanla karşı karşıya kalmışsa, kitle imha silahları kullanılmışsa, her şey gözümüzün önünde yaşandı. Kimse şimdi bunun üstünü örtemez ve bütün dünya buna sessiz kalmışsa, bu tür radikal eğilimler (mazur göstermek için söylemiyorum) bu tür radikalleşmeye uygun zemin oluşur. Bu zemin üzerinde tehlikeyi gördüğümüz andan itibaren biz her türlü tedbiri aldık. Hiçbir şeyi eksik bıraktığımız kanaatinde değilim. Ama Türkiye'de öyle bir kanaat var ki,  şu veya bu vilayetimizde sakallı bir Arap gördüğünde IŞİD, şu örgüt diye bakıyor. Halbuki bunun hepsini tek bir çatı altında görmek mümkün değil. Psikolojik algı da doğru değil.  AB ülkelerinin işbirliği eksikliği başlarda vardı. Birçok dışişleri bakanı muhatabım, bu konuda Türkiye'den birtakım taleplerde bulundu. 'Bazı vatandaşlar geçiyor, Türkiye durdursun'. Ben onlara söyledim. Madem siz biliyorsunuz onları kendi ülkenizde tutun, gerekli tedbiri alın. 'Biz demokratik bir ülkeyiz, engelleyemeyiz'. Peki, bize ismini verin. 'Suç işlememiş birinin ismini size veremeyiz'. Peki 30 milyonu aşkın kişinin bir yılda turist olarak geldiği bir ülkede hangi  şartta, hangi temelde, hangi demokratik ya da evrensel hukuk gereği engel olabiliriz. Şimdi daha etkin işbirliği mekanizmaları kuruluyor. Bu konularda daha yakın istihbarat işbirliği, şartlar bunları gerektiriyor. Bizim bu konuda çok dikkatli bir politika takip etmemizin  sebeplerini Türk kamuoyu gayet iyi  biliyor. Provokatif şekilde bizi şu veya bu tutuma sevk etmek isteyenler aslında vatandaşlarımızla ilgili ve diğer kaygılarımızı da göz önüne almak durumundalar. O bakımdan bizim kamuoyumuz dikkatli politikamızın arkasındaki sebepleri gayet iyi anlıyor. Bu, baştan beri bunun ihmal edildiği gibi bir hususu kesinlikle gündeme getirmez."  
 
"Diyanet'in Başbakanlığa bağlanması bilinçli bir tercih"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Başbakanlığa bağlanmasının bilinçli bir tercih olduğunu belirterek, "Bu, Yeni Türkiye kavramının içini dolduracak adımlardan birisi. Çözüm süreci, paralel devlet yapısıyla mücadele gibi. Ekonomide yeni bazı ikinci atılım dönemi gibi altı doldurulduğunda karşılığı olan bir husustur" dedi.
 
Şahsi olarak, dini otoritelerin bu tür bürokratik sınıflamalar içine hapsedilmesini doğru bulmadığını ifade eden Davutoğlu, "Dışişleri Bakanı olduğumda verdiğim ilk talimat, Diyanet İşleri Başkanımızın hem de Fener Rum Patriğinin yurt dışı seyahatlerinde, bana gösterilen protokolün onlara da gösterilmesi talimatıdır. Yani Diyanet İşleri Başkanımızın böyle bir bürokratik mekanizma içinde bir yerde bürokratik işlev gören kurum gibi ortaya konması beni şahsi olarak rahatsız ediyordu.  Bu, diğer dini otoriterler için de geçerli" değerlendirmesinde bulundu.
 
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın daha önce bir devlet bakanlığına bağlı olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Sayın Başbakanımız, son 2011'de Başbakan Yardımcılığına bağladı. Vakti gelmişti doğrudan Başbakanlığa bağlayarak, bu bürokratik kademelerin dışında, hatta üstünde böyle bir karşılaştırma olmaksızın, bir saygınlık kazanması gerektiğine inanıyorum" diye konuştu.
 
"Diyanet bir misyon değişimini kendi içinde yaşamaya başladı"
 
Diyanet teşkilatının toplum üzerindeki manevi otoritesinin siyaset tarafından tanınması gerektiğini belirten Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
 
"Geçen sene bütün dini merkezleri İstanbul'da ziyaret ettim hiçbir ayrım gözetmeden. Dışişleri Bakanı olarak, patrikhaneye kadar, Süryani kilisesinden, Ermeni kilisesine kadar hepsini. Bununla şunu ifade etmek istiyorum. Bunlar bizim kadim tarihimizden gelen kurumlarımız. Biz bunlara saygı gösterirsek toplumsal barışa da katkıda bulunuyoruz. Diyanet bu anlamda toplumun büyük çoğunluğunu, kahir ekseriyetini temsil eden bir dini yapılanma olarak devlet hiyerarşisinde hak ettiği yeri almalı. Devlet buna yaklaşırken bir devlet baskısı, bir devlet kurumu gibi değil, saygınlığı tescil edilmiş bir toplumsal otorite olarak görmesi lazım.   
 
Bunun bir başka yönü de 3 Mart 1924'te Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte iki kurum siyasetin dışında, yani bakanlık kurumunun dışına çıkarılmıştı. Birisi Şeriye ve Evkaf Vekaleti ve diğeri de Erkan-ı Harbiye. Yani  ordu ve din bu anlamda siyasal yapının dışında otoriteler haline dönüştü, reislikler haline dönüştü tabiri caizse.  Bu yapılarıyla zamanla Diyanet dini otorite olarak bürokratik yapıda gittikçe önemini kaybeden bir yapı haline dönüştü. Ta ki uluslararası konjonktür ve diğer şartlar bize Diyanet'in önemini gösterene kadar. Demokrasiye geçişle birlikte tekrar bir iade-i itibar sağlanmaya çalışıldı. Ama hep dini hayatı tanzim eden bir kurum olarak görüldü. Soğuk savaş sonrasında bir de vatandaşlarımızın Avrupa'ya gidişleriyle birlikte Diyanet'in sadece Türkiye içindeki dini hayatı tanzim etme rolü değil, aynı zamanda dışarıdaki soydaşların dini hayatlarıyla ilgili katkıda bulunan, vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı 90'lı yıllardan sonra, soğuk savaşın çöküşüyle birlikte ortaya çıktı. Ve Avrasya şuraları doğdu. Yani Diyanet bu anlamda bir misyon değişimini kendi içinde yaşamaya başladı. Bizim Diyanet'e yüklediğimiz anlamda bu çerçevede uluslararası etkinliği bakımından değişmeye başladı."
 
"Dini yaklaşım siyasetin  belirleyici unsurlarından biri"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yurt dışından bakanların ve değerlendirenlerin, Diyanet teşkilatını ve ülkedeki dini hayatı bir referans ölçüsü olarak gördüklerini söyledi.
 
"Balkanlar için bu böyledir, Orta Asya için böyledir, Afrika'daki topluluklar için ki; Afrika Dini Zirvesi Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından tertip edildi" diyen Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
 
"Diyanet, kendi milli misyonu dışında ki başta öyle düşünülmüştü, sadece Türkiye sınırları  içinde fonksiyonlar icra eden ve dışarıya gitmesi bile izne tabi kılınan bir kurum gibiydi. Şimdi yeni bir muhtevaya, yeni bir misyona doğru tarihin doğal seyri içinde gelindi. Diyanet İşleri Başkanımızın Rus Ortodoks Patriği ile geliştirdiği ilişkiler, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilere katkı sağlar hale geldi. Diyanet İşleri Başkanlığımızın Afrika'da yaptığı faaliyetler, bizim Afrika açılımımızda önemli bir ufuk açtı. Irak'ta ve Suriye'de mezhep çatışmasının arttığı dönemde haziranda, ramazanda Diyanet İşleri Başkanlığımızın Şii ve Sünni ulemayı İstanbul'da toplayıp Müslüman alimler toplantısı yapması. Orada ben de bir konuşma yaptım.  Artık şunu görmek durumundayız. Küreselleşmenin getirdiği boyutlar ve diğer unsurlarla dini yaklaşım, dini hayat, siyasetin önemli belirleyici unsurlarından biri. Bu sadece Türkiye için değil. Çevremizdeki gelişmelere baktığımızda dini barışın temin edilmediği yerlerde, karşılıklı dini saygının, toleransın, hoşgörünün sağlanamadığı yerlerde iç barış da olmuyor. Bu mezhebi anlamda da böyle. O açıdan hem Diyanet İşleri Başkanlığımıza hak ettiği konumu kazandırmak, hem bu kadar ciddi ve önemli bir ulusal ve uluslararası işlev gören yapıyı bizzat istişare ederek, bir süreç içinde bu yapıya katkıda bulunmak hem de Türkiye'nin dini alanda da ihtiyaç hissettiği reformlar, Alevi-Sünni ilişkisi, mezhebi ilişkilerin düzenlenmesi, Alevi vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarının karşılanması dahil olmak üzere birçok konuyu daha yakından takip edebilmek  için Diyanet İşleri Başkanlığımızı Başbakanlığa doğrudan bağlamayı tercih ettim. İlk fırsatta da bu konuları ele alacağımız bir istişare yapacağız."
 
Başbakan Davutoğlu, mümkün olduğu kadar din devlet ilişkilerinin tanziminde Diyanet ile dini hayatın çok daha geniş bir özerkliğe sahip olmasının, hedefleri olması gerektiğini bildirdi.
 
Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
 
"Bunu adım adım, konuşarak, bütün kesimlerle istişare ederek gerçekleştirme zarureti var. Yani başta Diyanet teşkilatı, dini hayatı devlet tarafından kontrol altında tutmak için ulusal yapı olarak örgütlendi. Amacı oydu. Ama şimdi bu kalıp içinde dini hayatı tutmak mümkün değil. Dini hayatın bugünkü küresel ve bölgesel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmesi veya özgürlüğe kavuşturulması ve belli bir özerkliğe kavuşturulması açısından Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu yeni statüsüyle çok ciddi mesafeler alacağımız kanaatindeyiz."  
 
"Hiç kimse, şu veya bu gerekçeyle insanların mahrem alanına giremeyecek"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, paralel yapıya ilişkin, "Bu mesele, halktan ve çoğu belki o kitle içindekilerin de oylarıyla iktidara gelmiş olan ve meşru bir siyasi güç kullanan otoriteye karşı yargı ve emniyet etkileşimi üzerinden demokrasinin kılıcını bu otoriteye karşı kullanmak isteyen güçlerdir ve bu konuda herkes, kesin olarak emniyet içinde olsun. Bir daha hiç kimse, şu veya bu gerekçeyle insanların mahrem alanına giremeyecek, bir korku tüneli oluşturamayacak" dedi. 
 
Başbakan Davutoğlu, TRT Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanı Nasuhi Güngör'ün moderatörlüğünde gerçekleşen özel yayına katıldı.
 
Davutoğlu, Diyanet teşkilatının başta dini hayatın devlet tarafından kontrol edilmesi amacıyla ulusal bir yapı olarak örgütlendiğini, ama dini hayatı bu kalıp içinde tutmanın mümkün olmadığını dile getirerek, dini hayatın bugünkü küresel ve bölgesel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmesi veya belli bir özgürlüğe kavuşturulması açısından Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeni statüsüyle çok ciddi mesafe alınacağı kanaatinde olduğunu dile getirdi.
 
Gazeteci Mehmet Barlas'ın, aynı derecede mütedeyyin olmayan insanlar üzerindeki mahalle baskısının Türkiye'deki kamplaşmanın nedenlerinden biri olduğunu, bu durumun AK Parti'nin kıyı kentlerinde geri kalmasının sebeplerinden biri de olabileceğini söylemesi üzerine Davutoğlu, "Tabii tek sebep mutlaka o değil ama önemli olarak göz önüne alınması gereken unsurlardan biri" diye konuştu.
 
Ülkenin çevresinde dini hayatla ilgili ve din-siyaset ilişkisinde bu kadar dinamik ve gerilimli bir ortam yaşanırken Türkiye'de dini hayatın hem özgürleşmesi, hem özerkleşmesi ve karşılıklı saygının daha da kökleşmesine ihtiyaç duyulduğunu belirten Davutoğlu, "Bu, toplumsal barışın olmazsa olmaz şartıdır" ifadesini kullandı.
 
"Bu oyunu bir daha Türkiye'de oynayamazlar"
 
Davutoğlu, hukuk ile silahlı güç arasında doğabilecek ilişkinin en tehlikeli yatay ilişkilerden biri olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
 
"Bu sefer emniyet içinde bir yapıyla yine silah gücüne sahip olan yargı içindeki bir yapı arasında yatay bir iletişim, etkileşim doğmaya başladı. Biz bunu açıkçası başta doğal bürokratik seyir içinde bir abnormalite olarak görülmüyor, normal bir etkileşim, bunlar nihayetiyle birbiriyle ilişkisi olan... İlişkisi olmak ayrı bir şey, karar verirken birbirleriyle etkileşim içinde, bir ortak projenin parçası haline gelmek ayrı bir şey. Ben geçen gün Yargıtay Başkanı, Danıştay Başkanı ile, bugün de Sayıştay Başkanıyla görüştüm. Bütün üst yargıyla konuştum ve Yargıda Birlik Platformu ile görüştüm. Onların her birine şunu söyledim, 'Hakimin ve savcının hükmünü verirken yalnız başına ve vicdanı ile kalabilmesi lazım'. Eğer hakim veya savcılar, savcı bir soruşturma yürütürken, hakim bir karar verirken bir networkün parçası olarak vermeye başladığında kendi vicdanıyla baş başa kalması mümkün olmaz. Biraz önce Mehmet Bey'in söylediği mahalle baskısı bir başka türlü işlemeye başlar."
 
Su terazisini anlatan bir risaleden çok etkilendiğini, bu risalede bir varoluş felsefesinin anlatıldığını aktaran Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Dediği şey şu, 'Senin zihninde bir adalet mefhumu yoksa, bunun varoluşsal bir değeri yoksa, bunun toplumsal bir karşılığı yoksa o terazinin bir faydası olmaz. Şimdi teraziyi eline alan hakim, ona bakmak, onu tutmak yerine kendisine şu veya bu şekilde mesaj gönderen bir başka ağabeyi, imamı ne derseniz deyin adına ya da emniyetteki bir dosyayı veya kendisine karşı dinleme üzerinden yapılabilecek bir şantajı düşünmeye başladı. Bu olduğu anda adalet, devlet kalmaz. Bizim bu konuda kararlı ve istikrarlı tutumumuzun sebebi, geçmişi bilmemizden. Böyle bir etkileşimin Osmanlı'yı nasıl çökerttiğini, Halaskaran Zabitan'dan 12 yıl içinde nasıl bir devletin bittiğini görüyoruz biz. Bu oyunu bir daha Türkiye'de oynayamazlar. Nasıl ki geçmişte silahlı kuvvetlerin, bütününü tenzih ederiz ama içindeki bir cunta veya yapılanma, yargıyla işbirliği içinde değişik darbelere meşruiyet zemini oluşturmuşsa bu sefer, polis üzerinden dinlemeler suretiyle insanların en mahrem alanına girerek, yargıyla iletişim içinde böyle bir korku ülkesi yaratılmasına izin veremezdik. Bu networkü fark edip, hissettiğimizde Sayın Başbakanımızla aralık ayından sonra, hatta bu o zaman da başlamadı. Biz 7 Şubat'ta alarm aldık. O gün ben, Sayın Hakan Fidan çağrıldığında Başbakanımızla İstanbul'da birlikteydim. Haber geldiğinde, ilk istişaremizde şunu demiştik, 'Bugün eğer Başbakanlık makamına bağlı olarak çalışan, siyasi iradenin talimatıyla hareket eden MİT Müsteşarı, gidip bir savcının önünde hesap vermek durumunda bırakılırsa bir daha siyasi güç kullanamayız'. Çünkü oraya çağrılan MİT Müsteşarı değildir, oraya çağrılan MİT Müsteşarı'na o görevi veren Başbakan'dır."
 
Davutoğlu, o günden itibaren kararlı bir tutum sergilediklerini hatırlatarak, "Öylesine bir network, kendi içinde işleyen bir mekanizma kurulmuştu ki, 17 ve 25 Aralık süreçlerine kadar gelindi" ifadesini kullandı.
 
"Ya otorite ayakta kalır, ya çeteler"
 
"Bizim meselemiz, cemaat, camia, hizmet ne derseniz deyin... Böyle bir yapıyla bizim meselemiz yok" diyen Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Onların kitlesiyle, bir kitle tabanı ve oradaki samimi insanlarla iç mesele, savaş değil bu. Bu mesele, halktan ve çoğu belki o kitle içindekilerin de oylarıyla iktidara gelmiş olan ve meşru bir siyasi güç kullanan otoriteye karşı yargı ve emniyet etkileşimi üzerinden demokrasinin kılıcını bu otoriteye karşı kullanmak isteyen güçlerdir ve bu konuda herkes, kesin olarak emniyet içinde olsun. Bir daha hiç kimse, şu veya bu gerekçeyle insanların mahrem alanına giremeyecek, bir korku tüneli oluşturamayacak. İki sene önce neredeyse turlar düzenleniyordu Pensilvanya'ya gitmek için. Çok mu sevdiklerinden? Şimdi anlıyoruz ki herkes, 'Acaba benim hakkımda bir dosya mı var? Acaba bir gün, bir polis benim kapıma dayanır mı? Acaba polisin topladığı bir materyal, dinleme üzerinden yargıya bir şey intikal eder de bir şeyle karşı karşıya kalır mıyım' diye kendini teminat altına almak için Pensilvanya'ya gitmeye başladıklarını şimdi görüyoruz. Bir daha bu ülkede kendini teminat, emniyet altına almak isteyenler, yurt dışına gitme ihtiyacı hissetmeyecek."
 
Esas meselenin bir devletin varoluşu olduğuna dikkati çeken Başbakan Davutoğlu, "Dış politika alanında da MİT tırları vesaire... Bir ülke kendi ulusal çıkarları için aldığı kararları uygularken, eğer dışarıdaki bir yapı içerideki işbirlikçileriyle bu uygulamaların önüne set çekerse ya o siyasi iradeyi kullanan otorite ayakta kalır ya bu çeteler ayakta kalır. İkisinin iç içe yaşaması mümkün değil. Bu kararlılığı söylerken, Sayın Cumhurbaşkanımız da dile getirirken, şahsi bir meseleyi taahhüt ediyor değil. Biz de herhangi bir şekilde öfkeyle bunu söylemiyoruz. 'Ya biz, ya onlar' demiyorum, ya bu devlet ve bu devleti halktan aldığı iradeyle yöneten siyasi iktidar ayakta kalır ya bürokrasiyi bu şekilde ele geçirenler ayakta kalır. Bunu ben Yargıtay Başkanı'na da Danıştay Başkanı'na da ifade ettim" diye konuştu.
 
 "Söz konusu olan, milli iradenin bekası ve milli iradeye dayalı devletin yapısının sürmesi"
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, HSYK seçimleri konusuna değinirken "Söz konusu olan bizim bekamız veya siyasi iktidarımız değil, söz konusu olan, milli iradenin bekası ve milli iradeye dayalı devletin yapısının sürmesi" dedi. 
 
HSYK seçimlerinin 2010 referandumunun sonuçlarından biri olduğunu belirten Davutoğlu, şöyle dedi:
 
"Hepimiz cansiperane bu 2010 referandumunu savunduk. Neden? Çünkü yargıda bir elit tabaka içinde dönüyordu bütün şeyler ve yargının geniş kitleleri buna katılamıyorlardı, seçimlere, yapılanmaya. Biz istedik ki herkes seçime girsin ve yargı mensupları bir toplumun en saygın mensuplarıdır, en doğru hükmedecek muhakeme kabiliyeti en yüksek insanlardır, en doğru insanları seçerler, HSYK toplumun bütün renklerini barındırır, daha önceki yapının aksine. Bu iyi niyetle yapılan bir referandumdu. Ne oldu? Anayasa Mahkemesi dedi ki tek oy kullanılmaz, blok liste çıkacak. Bir baktık, bu sefer tek bir renk hakim olmaya başladı. Muhakeme kabiliyetine en çok güvendiğimiz ve tek başına karar verebileceğini düşündüğümüz bu hakim ve savcılarımız, bir yerden gelen bir talimatla bir blok listeye oy veriyorlar. Öyle olunca, bu sefer yargı tek bir ekolün hakimiyeti altına giriyor. Buna kimsenin hakkı yok. Böyle bir şey olursa o yargı otoritesini kullananlar, diğer toplumun her kesimini dışlarlar. Bunlar, size yakın da olsa tehlikedir, size uzak olsa da tehlikedir. Bu tehlikeyi göremeyen muhalefet partilerine söylüyorum. Böyle bir yapının oluşturacağı dikta en acımasız dikta olur çünkü nihayet bir dikta karşısında hukuka sığınırsınız, hukuk ararsanız ama hukukta böyle bir yapı olduğunda..."
 
Yargıda Birlik Platformu üyelerinin kendisini ziyaret ettiğini hatırlatan Davutoğlu, "Randevu istediler görüştük. Aralarında sosyal demokratlar var, aralarında milliyetçi olanlar, muhafazakar olanlar var, şu kesim var, bu kesim var, Sünni var Alevi var, herhangi bir destek beyanı anlamında söylemiyorum onlar kendi çalışmalarını yürütürler ama beni ümitlendiren bu kadar renkli bir topluluğun bir araya gelmiş olması. Niye bir araya geliyorlar? Çünkü onların her biri farkındalar ki eğer kim olursa olsun bu, kime yakın olursa olsun, dini ya da din dışı olsun, hiç önemli değil, bir grup böylesine yargıyı tekeline alırsa yargının en önce yargının diğer mensupları mağdur edilecekler, hakları gasp edilecek" dedi. 
 
"Tevhid Selam diye bir örgüt üretildi" 
 
Yargı mensuplarına seslenen Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Şunu söylemek istiyorum: Tek başınıza karar verin. HSYK seçimlerini yaparken de tek başınıza karar verin, hükmederken de tek başınıza karar verin. Adalet sayısal olarak dağıtılmaz. 2010 referandumu bunu öğretti. Sayısal bir temsil her zaman adalet getiremiyebiliyor. Neden? Çünkü bir kolektif, arada bir başka çalışma bunu değiştirebiliyor. Bizim bu konudaki kararlılığımız açık ve nettir. Çünkü söz konusu olan bizim bekamız veya siyasi iktidarımız değil, söz konusu olan, milli iradenin bekası ve milli iradeye dayalı devletin yapısının sürmesi. Bu son operasyonlar niçin bu yapı içinde, çünkü o network.... Bakınız; Tevhid Selam diye bir örgüt üretildi. Dinlemeler üzerinden yapılanları biliyorsunuz. Birbirleriyle alakasız insanlar irtibatlandırıldılar. Ulaşamadıkları kişilerin, devlet büyüklerinin danışmanlarını o listeye koydular. Benim danışmanlarım da içinde. Bir örgüt şeması çıkartılıyor ki Türkiye meğer bir başka ülke tarafından işgal edilmiş, hepimiz de o ülkenin ajanlarıyız. Peki bu halk niye bizi tercih ediyor? Bu halkın iradesi nerede? O anda da biz o zikrettikleri ülkeyle özellikle başka komşu ülke içinde ciddi bir siyasi görüş ayrılığı içinde, rekabet halindeyiz. MİT Müsteşarımıza dönük olarak hem IŞİD'i örgütlüyor hem de İran yanlısı(!)  Hiçbir mantığa sığmayan şeyler niye yapılıyor? Birincisini şöyle yorumlamıştık biz; bürokraside birisi semirdiği zaman, büyüdüğü zaman gücünü artırmak ister, böyle şeyler geçmişte de oldu, bazen localar üzerinden bazen şu yapılar, bazen bu yapılar üzerinden menfaat umanlar da onlara yakın olanlar da bir yere gelmek istediler. Hani bu mazur görmek anlamında değil ama iç bir mekanizma ama Türkiye'nin stratejik geleceğini tehdit edecek şekilde siz bu ülkeyi dünyanın her yerine şikayet etmeye başlarsanız ve bu içerideki hamlelerle kendi Emniyetiniz içindeki bir unsur tarafından yürütülen bazı operasyonlarla bunlar birleştirildiğinde nihayi bir sonuca ulaştık ki burada hedef alınan ne sadece Sayın Erdoğan'dır, ne MİT Müsteşarı'dır ne şudur ne budur, burada hedef alınan Türkiye'nin 12 yıl içinde biriktirdiği enerjidir, güçtür."
 
Geçen 12 yıla rağmen hala "eski Türkiye'yi "özleyenlerin, eski Türkiye'yi geri getirmek için çaba sarf eden bazı dış bağlantıların olduğunu, bu sözüyle bir ülkeyi kast etmediğini belirten Davutoğlu, "O dışarıdaki bağlantılar, isim isim şimdi gözümün önünden geçiyor. 90'lı yıllada, 28 Şubat döneminde bir selam verdiklerinde Ankara'da iktidar değişiyordu. Aynı isimlerin şimdi perde gerisinde olduğu bazı odaklar ile Türkiye içinde samimi dini hislerle harekete geçmiş insanların güzel sermayesi üzerinde yükselen bir güç, bürokratik bir link, ikisi bir araya geliyor ve Türkiye'nin 12 yıllık birikimini yok etmeye çalışıyor" dedi. 
 
Gazeteci Mehmet Barlas da "Dershaneler olmasaydı hala uyuyorduk" ifadelerini kullandı. 
 
Genelkurmay Başkanı Özel'in açıklamaları
 
Gazeteci Nihal Bengisu Karaca'nın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel'in 30 Ağustos resepsiyonunda yaptığı açıklamaları hatırlatması üzerine Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Genelkurmay Başkanımızla dün bunların hepsini konuştuk. Ben devlet hayatında, devlet mahramiyeti vardır ne konuştuğumuz bizi ilgilendirir ama devlet hayatındaki 12 yıllık tecrübemizde de herkes bilir hiçbir şeyi kapalı kapılar ardında devlet yetkilileriyle konuşurken gizlemek kanaatinde değilim. Zamana yaymak hiç doğru değil. Yanlış olan bir şey varsa masaya konur, açık ve net şekilde konuşulur. Hiçbir zaman bunu yapmadım. Yani Başdanışmanken de görüşlerimi açık bir şekilde ifade ederdim, Dışişleri Bakanıyken de. Kamuya görüşlerimi mümkün olan netlikte ifade ettim. Devlet mahremiyeti içinde kapalı kapılar ardında konuştuğumuzda da gördüğüm tabloyu açık bir şekilde ortaya koyarım. Dolayısıyla Sayın Genelkurmay Başkanımızla da ilk görüşmemde bütün bu konuları son derece açık bir şekilde konuştuk. Bundan sonra da konuşacağız. Gerek çözüm süreci gerek diğer hususları. Mesele sadece bu konu değil esas itibariyle devletin geleceği anlamında hepimizin arzu ettiği temel misyon, hedef Türkiye'nin müreffeh bir ekonomiye, sağlam bir demokrasiye ve çok güçlü bir stratejik zemine sahip olması. Bunun içinde ordu da vardır, istihbarat da vardır, diplomasi de vardır? Türkiye ölçeğinde bir ülkenin çok güçlü bir ordusu olması lazım, çok sağlam bir emniyeti, polis teşkilatı. İç güvenlik bu kadar karmaşık bir coğrafyada dikkat ediniz yine de emniyet ve güvenlik teşkilatlarımız öylesine etkin bir mücadele yürütüyor ki, bir taraftan içerdeki bir çeteyle uğraşıyorsunuz, bir taraftan da asayişi tehlikeye atmıyorsunuz."
 
Türkiye'nin, Avrupa'daki asayişi en iyi olan ülkelerden biri olduğunu ve bunun kurumların oturmuşluğunu gösterdiğini ifade eden Davutoğlu,  "Birileri bu kurumların içine nüfuz ederek Türkiye'nin gidişatını şöyle değil de böyle yönlendiririz derlerse biz onları kurumların dışına her türlü tedbiri alır çıkartırız ve deriz ki, çıkartın bu kimliklerinizi, bürokratik vasıflardan soyunun, çıkın demokrasi arenasına. İşte 2015 seçimleri var. Şimdi bu tür hesaplar içinde olanlara söylüyorum. Siyasi rakibimiz olacaklarını bile bile söylüyorum. Bürokratik kimliklerinden çıksınlar, siyaset kimliğine bürünsünler. Gelsinler karşımıza, dolaşsınlar bizim gibi 81 vilayetin her yerini. Anadolu'nun o güzel nasırlı elli insanlarıyla, mis gibi kokan, o terli insanlarla kucaklaşsınlar, hissetsinler onların sıcaklığını, alsınlar oylarını gelsinler Türkiye'yi nereye götürmek istiyorlarsa denesinler, götürsünler ama halk onlara yüz vermez. çünkü halk bu gidişatı görüyor."
 
Yolsuzluk dosyaları niye bekletildi?
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Yolsuzluk dosyaları 17 Aralık'ta tam da 30 Mart seçimlerinden 3 ay öncesine kadar niye bekletildi? Niye bir dinamit gibi toplanıp, dinamit etkisi yapsın diye toplumun ortasına atıldı?" dedi. 
 
Başbakan Davutoğlu, TRT Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanı Nasuhi Güngör'ün moderatörlüğünde gerçekleşen özel yayında yaptığı konuşmada, yolsuzluklar konusunda en net mesajları AK Parti'nin 1. Olağanüstü Kongresi'nde verdiklerini ve yolsuzluklara asla tolerans göstermeyeceklerini belirterek, şunları kaydetti:
 
"Ama bu yolsuzluk dosyaları 17 Aralık'ta tam da 30 Mart seçimlerinden 3 ay öncesine kadar niye bekletildi. Niye bir dinamit gibi toplanıp, dinamit etkisi yapsın diye toplumun ortasına atıldı? Onların istedikleri gibi hani 'dönemin Başbakanı' diye Sayın Cumhurbaşkanımıza atıfta bulundular ya, o olsaydı ve 1 Ocak'ta bir koalisyon hükümeti, bir geçiş hükümeti kurulsaydı şu anda Türkiye nerede olurdu? Onlara bu iktidara bırakırlar mıydı? Bu çeteler bir piyon. Bu paralel devlet bir piyon. Onlara da bırakmazlar bu iktidarı. Onlar üzerinden Türkiye'yi türbülansa sokacaklardı ve dizlerinin üstüne oturtmaya çalışacaklardı. Türkiye ve biz, AK Parti'nin gücü burada, öylesine onların bürokraside networku kuvvetliyse bizim de halk içinde... AK Parti üyelerinin toplamı, seçmenlerin yüzde 17,5'i." 
 
AK Parti'nin milyonlarca insanı meydanlarda topladığını aktaran Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Konya'da gözüm yaşardı. Oy vermeye gittiğimde bir dede iki bastonuyla, eğilmiş bir şekilde merdiven çıkıp sandığa varmaya çalışıyordu. Elinden tutum. Biz o insanın, o 93 yaşındaki dedenin hukukunu çiğnetir miyiz? O dedenin hukukunu çiğnemek isteyen birisi nerede oturursa otursun ister Pensilvanya'da, ister başka bir yerde. O dedenin hukukunun emanetini biz devralmışız, bunu birine verir miyiz? Sonra ben o dedenin yüzüne, belki bir daha seçime kadar ya yaşar ya yaşamaz, nasıl çıkıp hesap veririz ahirette? Siyaset yapmak isteyen çıkartacak. Üniformasını çıkartacak askerse, polisse üniformasını çıkartacak, din adamıysa dini kisvesini, çıkacak meydana 'Ben şöyle bir Türkiye için' diyecek. Bize desinler, siyaset meydanında desinler, emin olun hiçbir şey demem. Dese ki bunlar 'Tevhid Selam diye bir örgüt, ben daha iyi bir örgütle bu ülkeyi şuraya götürürüm', çıksın söylesin ama bürokrasi üzerinden bizim emrimizdeki bürokrasi üzerinden, bizim talimatımızla hareket etmesi gereken emniyet müdürleri üzerinden, bizim talimatımızla yönetilmesi gereken bir asayiş düzeni üzerinden devlete karşı, bir devleti idare edenlere karşı bir soruşturma yürütüp, kendince bizim üzerimizde bir oyunla aslında Türkiye üzerinde oyun oynamaya kalkarsa, yargıda birileri de bunlarla paralel hareket ederse biz o linki keseriz. Şimdi operasyonlarla yapılan şey, temel itibariyle bu irtibatın koparılmasıdır."
 
"Ben başbakanlığımı yaparım, cumhurbaşkanı cumhurbaşkanlığını" 
 
Adli yıl açılış törenine gitmemeleri ve kendisi hakkında "emanetçi başbakan" gibi ifadeler konusuna da değinen Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Türkiye'de kurumsal işleyiş vardır. Ben başbakanlığımı yaparım, cumhurbaşkanı cumhurbaşkanlığını. Ne emanetçi psikolojisiyle yaparız bu görevleri ne de birbirimizle fırsat arayanlara fırsat veririz. Böyle bir şey olmaz. Kimse bunu beklemesin. Yani bu senaryoyu bekleyenler var ama şunu da ifade ediyorum. Cumhurbaşkanımıza saygı gösterilmeyen bir yerde biz olmayız. Cumhurbaşkanlığı makamı bir kişiye saygı gösterilen yer değil, bir halkın ortak iradesine saygı gösterilen makamdır. Cumhurbaşkanımızın makamına bir yerde saygı gösterilmezse ben Başbakan olarak orada bulunmam. Bunu herkes net bilmeli ama akşamleyin Yargıtay Adli Yıl Resepsiyonu'na katıldık. Burada da şu mesajı vermek için katıldık. Bizim meselemiz yargı camiasıyla değil. Bizim meselemiz Türkiye'deki o gerçekten taşrada değişik yerlerde kan ter içinde, bu halka adalet dağıtan, o anlı öpülesi eğer gençlerse, bizim yaşlarımızdaysa kucaklanması gereken hakimlerimizle, savcılarımızla değil. Biz onlara güveniyoruz. Onların ihtiyaçları neyse karşılanır. Onların daha özgür karar verebilmeleri için ne gerekiyorsa yapılır. Bu konuda da yürütme yargıya herhangi bir baskı uygulamaz. Yürütmenin şu andaki başındaki, bu temsil emanetini almış kişi olarak söylüyorum. Hiçbir şekilde yürütmeden yargıya baskı gelmez ama yargı içinde bir grup çıkıp yargının diğer kesimine baskı kurmak için örgütlenirse, sonra da topluca yürütmeyi ve yasamayı Demokles'in kılıcı gibi kontrol altına alırım derse buna da pabuç bırakmayız. Bunun için ümit ediyorum 12 Ekim'deki HSYK seçimleri inşallah yargı mensuplarımızın o temiz vicdanlarının sonucunda bir kararla, hepimizi rahatlatan bir sonuç ortaya çıkar."
 
"AK Partili bir HSYK olsun demiyoruz" 
 
HSYK'da yalnızca bir grup olmasını istemediklerini kaydeden Davutoğlu, "AK Partili bir HSYK olsun demiyoruz, aksini söylüyorum. Gördüğümde o platformdan, belki başka platformlar da var, onlar da randevu isterse onlara da verirdim. Hepsiyle konuşurum ama sosyal demokrat görüşlü, farklı siyasi akımlara mensup, aralarında Alevisi, Sünnisi olan o toplumu görünce ümitlendim. Toplumda ne renk varsa gelsin ama hükmünü verirken o renkleri yansıtamaz o hükme. Hükmünü verirken tamamen vicdanıyla verecek. Mezhebini unutacak, dini kimliğini o anlamda unutacak, etnik kimliğini unutacak, insan olarak bir başka insan hakkında hüküm verecek ama yargıyı toptan idare etmek, birlikte idare ederken rengin hepsinin olması lazım. HSYK böyle bir yapıyla olmaz da tek renkte olursa işte o zaman tuzun kokması olur. Siyasette problem olursa biz yargıya başvuracağız, ekonomide problem olursa yargıya başvuracağız. Peki yargıda problem olursa nereye gideceğiz? Onun için herkesin başını iki elinin arasına alıp ben nasıl bir Türkiye özlemi içindeyim, nasıl bütün vatandaşların güven içinde olacağı bir ülkeyi kurabilirim diye düşünmesi, özellikle de muhakemelerine güvendiğimiz yargı mensuplarının bizi 13 Ekim'de yeni krize değil aksine yeni bir ufka taşımaları lazım. Biz yeni Türkiye için yeni hakimlere güveniyoruz, savcılara güveniyoruz. Onların anlayışlarına güveniyoruz" şeklinde konuştu.
 
"İnsan kaynağının yeniden inşası için eğitim yapımızın güçlenmesi lazım"
 
Davutoğlu, konuşmasının son bölümünü eğitime ayırdı. Ekonomide ikinci atılımı hedeflediklerini ifade eden Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Bizim doğalgazımız, petrolümüz yok ama insanımız var. Her şeyden daha kıymetli insan. İkincisi de cari açığı ve enerji açığını ortadan kaldıracak şekilde coğrafyamızı Kuzey Irak'taki petrolü getirmek de dahil olmak üzere etkin kullanmamız lazım. İnsan kaynağının katma değerini artırmak demek eğitime yatırım yapmak demek. Onun için özellikle programın o kısmına bakmanızı rica ederim, bizzat ilgilenerek, 'Özellikle bunu koymanızı istiyorum' dediğim bir bölümdür, kongrede de bunun üzerinde durdum. İnsan kaynağının yeniden inşası için eğitim yapımızın güçlenmesi lazım. Muazzam bir değişim yaşandı eğitimde. Her yerde çok geniş arazilerde üniversiteler kuruldu. 177 üniversitemiz var. Biz iktidara geldiğimizde 75 veya 76'ydı."
 
Üniversite sayısındaki niceliksel artışı niteliksel devrime dönüştürmeyi hedeflediklerini kaydeden Davutoğlu, "Niteliksel devrimin de esası öğretim üyesidir ve öğretmendir. Bana en kötü okulu verin, iyi bir öğretmen verin size mükemmel talebeler çıkartırız" diye konuştu. 
 
Öğretmen ve öğretim üyesi niteliğinin artırılmasını hedeflediklerini belirten Davutoğlu, maaşların ve özlük hakları açısından bu mesleklerin cazip hale getirilmesi gerektiğini ifade etti. Davutoğlu, bu konuda Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ile görüştüklerini kaydederek, "1 Ekim'de ilk atacağımız adımlardan birisi üniversite öğretim üyelerimizin özlük hakları veya hayat şartlarını düzeltecek her türlü tedbiri almak" dedi.
 
Yükseköğretimin yeniden yapılanması konusunu da meseleleri içeriden bilen bir öğretim üyesi olarak, ilk mesele olarak ele alacağını kaydeden Davutoğlu, bu konuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de görüştüğünü, devrimsel mahiyette çalışmalar yapmaya niyetli olduklarını bildirdi. 
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA