• Konya-2 °C

Memduh Nihat Ada

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Sevgiliye notlar

18 Ocak 2010 11:43

Elimde kitap, uzanıp kalmış, uyumuşum…

Saat yedi yoktu uyandığımda, hava soğuktu, üşümüştüm…

Akılımdaydın.

Başkaları güne nasıl başlardı bilmiyordum ama ben her yeni güne, birçoğunu uygulayamayacağım yeni ve tekrar kararlar alarak başlardım.

Demlenen çayın buruk kokusunu alıyordum.

Bugünkü kararım, bundan böyle erken kalkmak ve seninle buluşur gibi yazıyla buluşmaktı.

Gülümse istiyordum, gülümse ve ben güç alayım gülümsemenden.

Gülümsüyor muydun bilmiyordum.

Aklımdaydın.

Kendi kendime konuşuyor, bil diyordum, bil ki senden beklediğim bir şey yok!

Seni koruyamıyor ama senin mutlu olmanı istiyorum.

Nasıl diyeyim, elimde değil, uzaktan uzağa seni takip etmek gibi, geçtiğin yerlerden geçmek gibi, masum bir tebessüm, sakin bir kasaba limanı, uykudan uyanmış bebek, yağmurların ormanları yıkamasından sonraki buğu, sobanın üzerinde kızartılan ekmek ve anne kokusu gibi…

Seni sevmek ve sana yazmak gibi anlayacağın…

 

*  *  *  *  *

 

Otuz kırk adım kala görürdüm mutfaktaki yanan ışığı. Gecenin kaçı olursa olsun yanardı lamba. Dokuz kardeştik ve muhakkak ayakta olan olurdu. Mutfak dediğime bakmayasın. Uzunca bir odanın bir yanı mutfak olarak kullanılırken diğer yanı oturma odasıydı. Gecenin geç saatlerinde dönmüşsem eğer kız kardeşlerimden hangisi olursa olsun muhakkak patatesli yumurtam ve çayım yapılırdı. Annem arada bir, yan taraftaki odasından seslenirdi: Daha yatmadınız mı? “Tamam, anne, birazdan yatıyoruz…” diyeceğimizi ama yatmayacağımızı da bilir bir saat sonra yine aynı merhametli, koruyan, gözeten ve serzenişli ses tonuyla “Hadi yatın artık!” diyerek seslenir ve biz yataklarımıza çekilirdik. Nazlanıp şımarmamıza razı bir ses tonu olurdu annemin ve yatağa girmeden önce yanına uğrar, öper okşar ve zaten derinliksiz olan uykusunu hepten kaçırırdık.

Bazen eve belirli bir uzaklıkta durur o perdeleri kapalı ama lambası yanan o odaya bakardım. O oda benim geçmişimdi. O oda benim çocukluğum ve delikanlılığımdı. Askerliğimdi. İlk aldığım madalyanın ve kendi aramızda çıkardığımız duvar gazetesinin asıldığı odaydı. O oda kardeşlerimle yaptığımız coşkulu tartışmalar, o oda patates kızartması, o oda bizim beşiğimizdi.

O perdelerin ardındaki loş ışık beni diri kılan ve içimi de aydınlatan ışıktı. O oda hürmetle ayağa kalkığım yerdi. O oda babamdı. Gelinler, damatlar ve torunlar vardı o loş ışığın altında.

 

 
Ve o oda bayram yeriydi.
Uzaktan seyrederken ait olduğumu bilmenin duygusuyla gurur duyduğum perdelerin ardındaki o oda, o loş ışık; üzüntümü ve sevincimi teklifsiz paylaştığım insanların varlığıyla ısındığım yerdi. O loş ışığın altındaki oda, Fatma’mım saçlarının kokusu, Atilla’mın kendine yakıştırdığı ukalalığı, Ömer’imin kızgın anında iki eliyle başını sıkması, Serpil ablamın, aile tarihimize kazandırdığı, “Götünüzle deve izi yapmayın!” ikazıydı. Uzaktan seyrettiğim o oda, Emine Ablam, Abdullah, Figen ve Ayfer’di. Ancak perdelerin ardındaki o oda, en çok da annemin kokusuydu.
 
*  *  *  *  *

 

Yazmıyorsun diye kırgınım sana. Yazma diyen benim ama sen yine de yaz istiyorum.  Aynı satırı onlarca kez okuyup, o gözlerinde kaybolduğum anları yeniden yaşamak istiyorum.

“Bazı yazıları okuyunca ağlamak bile kâfi gelmez sevgilim… O vakit yapacak tek şey kalır: Yüreğinin tam ortasında dura dura, birike birike, çoğala çoğala, demlene demlene, görülmemiş kıratta ve tarifsiz güzellikte bir elmas kütlesine dönüşsün diye saklamak özlemi… Gözünü yummak ve şükretmek… Gözünü yummak ve sızlanmak. Ama sükût içre, ama hiç şikâyetsiz, inlemek. Belki de sevgilim, bazı anlar, hayatın bazı güzellikleri hiç unutulmasın diye, adeta bir mahfaza kutusu görevi yapsın diye yaratıyor Mevla’m kalbimizi.”

Ben seni adam akıllı seviyorum... Kimse sen kadar güzel olamadı… Kimse sen kadar akıllı da değil, kimse  sen gibi anlamaz beni, kimse sen gibi de sevmedi beni… Kimsesin sesi senin sesin kadar güzel değil, kimsenin sözü senin sözün kadar etkili de değil... Kimsin sen?

“Sanırım bazı şeyler hayatın güncesinden silinmesin diye bir defter vazifesi görüyor. Belki de sırf bunları saklayayım diye nabzımın vurmasına müsaade ediyor Yaradan. Tuhaf şey, artık çoktan ölüp maziye karışmış anların bekçiliğini yapmak için maziye karışmaya direnmek… Tuhaf şey, binlerce emsali bulunsa da, biricik, çünkü bize dair. Ne vakit ileriye yürüsek, arkamızdan esecek rüzgârda bunlar olacak sevgilim.”

 
*  *  *  *  *

 

Dün seninle gittiğimiz kitapçılara gittim. Bana hangi kitabı aradığımı soruyordu tezgâhtar; bakıyorum dedim, seni aradığımı ağzımdan kaçırmaktan korktum. Kitapçıdaki sesler tek bir ses oldu; seni seviyorum uzak dağın kiraz ağacına dönüştü, sesler birleşti kurşuna dönüştü. Daha kaç kez vuracaksın beni, kaç kez öldüreceksin zaten ölmüş olanı. İçim burkuldu, içimdeki küller eşelendi, hançeremden yalnızca ahh çıktı. Ahh senin adındı.  Aşk kazanırken vefa kaybediyordu.

*  *  *  *  *

 

Terminaldeyim. Seni uğurladığım ve karşıladığım terminalde. Seni özlediğimi ve özlemle kucakladığımı hatırlatıyor bana 29 nolu peron. En son yağmurlu bir günde yolcu etmiştim seni. Sen otobüse binmiş, ben rüzgârla beraber yağan sert yağmura aldırmadan terminal çıkışına doğru gitmiş ve orada seni beklemiştim. Yağmur damlaların arasında gördüğüm yüzün hüzün ve sevgi doluydu.

Hayır ağlamıyordum. Böyle anlarda daha bir kavileşiyordu gönlüm.

Senin gözünde serseriydim. Korkusuzluğumu hergelelik sayıyordun. Oysa değildim. Ben aç ve çırılçıplaktım. Tenim gibi ruhumda açtı ve en basit bir gülümsemeyi bile içine alıyordu. Seni sevmem için tebessümün yeterliydi.

Şimdi sana geliyorum. Beni karşılayan olmayacak uğurlayanda olmadığı gibi.

Yine yağmurlu ve soğuk bir hava. Otobüs gecenin ve karanlığın içinde sana doğru yol alıyor. Sana elbiseler biçiyorum niyeyse. Karpuzun göbeği kadar kırmızı, baharda yeni açmış yapraklar kadar yeşil, buğdaylar gibi altın sarısı, kaynak suyu kadar berrak. Yeşim kadar yeşil ama yeşimden daha güzel elbiseler.

Ben o eski yaramdan dolayı her dem cevap verileceğinden pek az umudu olan bir insanın sabırlılığıyla, bir şey beklemeyenlerin umutsuz arzusuyla bekledim seni.

Şimdi payitaht şehrindeyim. Şimdi senin şehrindeyim. Şimdi Kız Kulesine bakıyorum mahzun ve melül. Şimdi sana yeni bir ad daha veriyorum: İstanbul…

*   *   *   *   *

Sen olsaydın Eminönü’nde balık ekmek yer, vapurla Üsküdar’a geçip Çamlıca’ya çıkardık. Sen olsaydın Beyazıt’ta sahafları dolaşır, Hacıbozan’da tatlı yer, Sarayburnu’nda denize nazır çaylarımız içerdik. Sen olsaydın eğer martıların çığlıkları eşliğinde sevişirdik.

Biliyorum rahatsız olmuyorsun her gün sokağınızdan geçmemden, biliyorsun gecenin sessizliğini bozan ayak seslerinin benim olduğunu, biliyorum sabah uyandığında heyecanla cama çıkıp evinizin karşı duvarına yazdığım imla hatalı ilanı aşkı okuduğunu, biliyorsun sokağınızın köşesindeki kahveyi benim açıp benim kapattığımı, biliyorum balkonunuzdaki gül yapraklarını toplayıp öptüğünü, biliyorsun ıslıkla şarkılar söyleyenin ben olduğumu, biliyorum bazen sokağınızdan geçtikten sonra teninin ürperdiğini ve üşüdüğünü, biliyorsun her yağmurda birazda senin için ıslandığımı, biliyorum beni sevmek istediğini ama sevemediğini…

Sen olsaydın omzuma düşen bir yaprakla yere kapaklanmaz, sen olsaydın elmaları ısırıp ısırıp fırlatıp atmazdım… Sen olsaydın harcıalem davranmazdı Kız Kulesi ve dargın ve sırtını dönmemiş olurdu  Galata Kulesi …Sen olsaydın salıncaklar, uçuşan etekler, bukleler olurdu satırlarımda, sen olsaydın gecenin bu saatinde, yazan değil sana sarılmış uyuyan olurdum….

*   *   *   *   *

Sana o kadar ürkeğim ki geçtiğin yollardan geçerken başımı öne eğiyorum… Aşk hep uzaktan ve hep gülümseyerek baktığı için, gözümün değdiği her tebessümü –tebessümünü- aşk zannetmenin tesellisiyle yaşıyorum aşkı. Melami dervişin, “Beni bulmuş olmasaydın, aramazdın!” dediği gibi arıyorum seni.

Yolculuklara çıkıyor, gecenin içinde kayboluyor ve yine dönüp geliyorum altından fay hatları geçen hayatıma, sana, aşkıma…

Aşkımı ve aşkıma dair cümleleri yaka süsü, kolye yapıyorsun. Hepsi bu. Ben her köşe başında bekliyorum dönüp bana bakmanı, gülümsemeni. Heyhat, dönüp baktığın ben değilim, baktığın canını yakanlardan dileğin merhamet oluyor. İnsanın köle tarafıdır aşağılandığı gözlere yeniden görünme isteği; insan ortak olmak istemiyor çünkü ortaklık ortaya pey sürmeyi gerektiriyor.

“Sana rağmen, her şeye rağmen, görünene rağmen gözlerimizi yıldızlara dikip: "Eğer sen Leyla isen, bu bendeki Leyla nedir?"  sorup duruyorum. Leylaklar dağıldığında, yalnızca bir mevsimin nihayet bulduğunun bilgisine erişmiş olduğunu varsaymak ne büyük hata. Leylaklar dağıldığında ve kar düştüğünde ve başımız öne eğildiğinde ve bir rüya gördüğümüzde ve bir taş yuvarlandığında ve sis çöktüğünde kâinatın binlerce dilinden bir dil sesleniyor bize.”

“Aşk yitiğimiz olmasaydı, bunca kelime, içinde yer alacağı bir cümlecik; bunca yaprak, düşecek bir karış toprak parçası, bunca ekmek, bölünüp konacak bir sofra bulamazdı sevgilim…”

*  *  *  *  *

Birkaç gün önce doğum günümdü sevgilim… Ben ki doğum günümü yılbaşına yakın oluşundan dolayı hatırlayanım. Dışarıda- Kızılay’da- havai fişekler patlatılıyor, saz cümbüş gırla gidiyor, süslü püslü ve hanım hanımcık bayanlar ve klavyeleri başlarında kukuletalar, ağızları kulaklarında yeni yılı karşılamaya hazırlanıyorlar. Birileri pür dikkat Milli Piyango çekilişini bekliyor on beş gündür kurduğu hayallere son vermek için. Hayaller ki zor taşınır olurlar bazen. Hayaller ki insanı yazar, şair yapar alimallah!

Biliyorum ki yine aynı kiloda kalacak, her iki ayda bir sigara markamı değiştirecek, kilo almayacak, uykuyla barışamayacağım. Biliyorum ki kendi derinliğimi görmek için kalemimi yaşadıklarıma batırarak yazmaya çalışacağım. Yine gönlüme taalluk eden şeylerde küsecek ama Ankara yanıyor olsa sırtımı dönüp yürüyeceğim. Yine gözlerimden vurulacağım ki gözlerim güzeldir benim. Yine içli içli nefes alacak ve yine makamı ve bestesi bana ait türküler söyleyeceğim güneşi karşılarken. Yine sokağın tüm çocuklarını örgütleyecek ve yalın ayak dağlara yürüteceğim.  Ve yine sevecek ve yine ihanete uğrayacağım. Ve hayatı parmaklarımla arşınlayarak ama diğer yanımla da koşarak yaşayacağım...

 

 

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten
  • Otomobil ve telefonda indirime hazır olun!
  • Gülen'den Clinton'a Monica mektubu
  • Ahmet Kural ve Murat Cemcir'den yeni dizi sinyali
  • Olcay Şahan'a dudak uçuklatan rakam...
  • İlhan Cavcav hayatını kaybetti!

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA