• Konya3 °C

Memduh Nihat Ada

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kalem elimden düşer...

11 Mart 2009 02:36

Dostum…

Şehrimi terk edeli yirmi dört saat oldu ve ben sana yazıyorum.

“Terk etmek” kavramının, kaçmış olmanın “”edebi” hali olduğu ikimizde biliyoruz değil mi?

Ah dostum, “edebiyat” sızıyor satırlarımıza.

 

Kafamın karışıklığını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor olsa da yapabileceğim başka bir şey olmadığından gece boyu kitap okuyup, notlar aldım trende.

Sabahın yedisinde trenden indim ve Ulus’ta ikinci sınıf bir otele yerleştim.

Moral bozukluğu kadar uykusuzluğunda etkisiyle bütün gün yatıp uyudum.

Gece kalkığımda garip bir dinginlik hissediyordum.

Otelden çıkıp Kızılay’a doğru yürüdüm.

Geceydi. Hava güzeldi. Üşümüyordum. Ama içimde bir soğukluk vardı.

 

Daha öncede görmüştüm görmesine ya dikkatli bakmamıştım.

Eski adı Hergele Meydanı olan Opera Meydanının köşesindeki kocaman TİKA binasını önünde durdum.

Şimdi bana TİKA’ da nedir diyeceksin?

 

Adını-sanını kimselerin bilmediği bu resmi kurumun binası sekiz katlı. Geniş bir bina. Gençlik Parkının girişine geçtim, sigaramı yaktım ve bu binanın bir katında kaç oda olabileceğini hesap etmek gibi bir derde düştüm. Oda sayısını üç kişi ile çarptığımda ortaya manyak bir rakam çıktı. Ülkemde ne kurumlar varmışta haberimiz yokmuş dedim kendi kendime.

 

Gençlik Parkı restore edildiği için kapalı. Gecenin kör vaktinde, kaldırımda durup, karşıdaki binaya dik dik bakmam hemen Gençlik Parkının girişindeki Polis Karakolundaki nöbetçinin dikkatini çekmişti. Misafir ettiler. Asayişe ilişkin birkaç sorudan ve benimle yaşıt nüfus kağıdımı incelemelerinden sonra onlar bana nereden gelip nereye gittiğimi sorarlarken ben onlara ne soruyordum dersin: “Kitap okuyor musunuz?” Peşimden deli mi nedir dediklerine eminim!

 

Kızılay gittim gitmesine ama çok geç kalmıştım. Yüksel Caddesi toparlanıyordu. Sakarya’da sarhoşlara kalmıştı. Yeniden Ulus’a döndüğümde gün dönmüştü. Karnım açtı. Hacı Bayram Camisinin alt tarafında bir çorba içip otele döndüm.

 

Onuncu gün…

Hasköy bölgesinde –burada gecekondu diyorlar- küçümen bir ev tuttum. 

Benden önce evden çıkanlar garibandılar sanırım. Tüm lambaları sökmüşler. Yedi ampul alıp geldim. Taktım. Yalnızca mutfak yanıyordu. Koca koca mumlarla doldurdum evi. Hem daha egzotik oluyor.

 

İş arıyorum…

Gazete dağıtabilirim. Bulaşıkçılık yapabilirim. Ameleliğe iyi para verildiğini ancak bu basit gibi görünen ve algılanan ameleliğe girmek içinde “ekipten” olmak gerektiğini öğrenmem fena oldu. Ulus’ta, sabahları sıra sıra diziliyor ve bekliyorlar ameleler, sıvacılar, fayansçılar. Çantaları, aparatları ve pazıları var bu arkadaşların. Fakat gözlerinde ışık yok. Üstüm başım nispeten temizdi, beni amele arayan sandılar. Bir dil döküyorlar ki görmelisin. Elimde Cemil Meriç’in Jurnal’i vardı. Üstattan utandım da diyemedim, bende iş arıyorum diye.

 

Eski Radyoevinin önünden Sıhhiye’ye doğru gidiyordum. Bir anda Akasya kokusu duydum. Zorba’nın geceleri ateş başındaki dansı gibi dans etmek istedim, edemedim. Ama günlerce Akasya kokusunun coşkusuyla moralim zirvedeydi. Üst üste üç öykü yazdım.

 

Üç ay sonra.

Bir kitapçıda bir aylığına iş buldum. Daha doğrusu bulmuştum. Kitapçının deposunda çalıştım. Allah’ım sanki cennetteydim. Arayıp ta bulamadığımız Maldororun Şarkıları, İsmet Özel’in şiir kitabı “Evet İsyan”ın ikinci baskısı, benim H.Rahmi amcamın bütün romanları,  diğer amcam Kazancakis’in Zorba’sı ile El Grecoya Mektubu… Ve daha birçok kitap aldım… Bir ayın on gecesini depoda geçirdim. İşten ayrıldığımda cebimde bir aylık kiram ve yüzelliye yakın kitabım vardı.

 

Bir hafta sonra…

İşler açılıyor. Birde kitap okumanın faydası olmaz derler: Yalan. Cebeci’de ikinci el kitap alım-satımının yanında ikinci el ev eşyaları da satan Ercan vesilesiyle ameleliğe başladım. Polatlı’da –emekli bir albayın- villasının çevre düzenlemesini yapıyoruz. Arkadaşlara amele olarak çalıştığımı söyle ama emekli de olsa bir albayın işinde çalıştığımı sakın söylemeyesin! Hoş benim patronum Rizeli mimar İbrahim ama içimin rahat olmadığını da tahmin edersin.

 

Bu arada cep telefonu da aldım. Şimdilik iki numara yükledim. Yüklediğim numaraların biri senin –aradığımda kayıt edersin- diğeri ise kitapçıda çalışırken tanıştığım Tekstil Mühendisi bayanın. Adı Nermin ama ben ona “Zifin Çiçeği” diyorum. O da bana Meşe diyor. Anlaşıyoruz.

 

On gün sonra…

Birkaç günlüğüne işe ara verildi. Bir kilo has zeytinyağı, pul biber, bir kilo zeytin ve bolca ekmek alıp kendimi eve kapadım. Şükürler olsan ki çayım ve sigaram bolca mevcut. Üç gündür evdeyim. Dışarı hiç çıkmadım. Karanlık çökmeye başlarken okumaya başlıyor sabah gün açtığında da olduğum yerde sızıp kalıyorum. Eve kapandığım günün ilk gecesi, harika bir öykü yazdım. Sahi sana söylemedim: Ankara’ya ilk geldiğim günlerde birkaç öykü yazıp Lacivert dergisine vermiştim. Abdest adlı öykümü yayınladılar.

 

Sonbahar…

Bu mevsim beni burada da ağlatıyor. Evimin her tarafı yaprak dolu. Sigara elimde uyuyup yaprakları ve dahi kitaplarımı yakmaktan korkuyorum.

 

Mahalle bakkalından kredili alışveriş yapma hakkı kazandım geçen gece! Makarna, sigara, ekmek almıştım… Param yetmedi. Makarnayı bırakayım dedim olmaz dediler. Ne kadar mahcup oldum bilemezsin. Evde bozuk paralarım vardı ama geri dönüp de veremedim.

 

Üç tane kaktüs aldım. Kimse bilmez kaktüsün akşam ezanı vakitleri mor çiçek açtığını ve sabah gün doğarken yeniden kendi içine kapandığını.

 

Baba mesleğim yorgancılığında işime yaraması benim için yeni bir keşif oldu. Parça kumaşlar aldım. Pamuk aldım. ( Ve öğrendim ki pamuk bulmak epey zorlaşmış. Her yerde orlon denilen o sevimsiz şeyden var ) On iki tane değişik ebatlarda minder yaptım kendime.

 

Kış ortası…

Gurbet gecesi. İçimden ağlarım. Fatma’mın, “Güller üşür gurbet uykularında, sokulsam göğsüne de öylece kalsam derim, acı saçlarıma dolandığında…” diye yazdığı ve yanımda taşıdığım karta bakar bakar dururum. İçtiğim sigaranın dumanı pis bir kokudur. Duvarlarda hastalık izleri görürüm. Öksürürüm.  Kurt uluması gibidir dışarıdaki sesler. Korkmaktan korkarım. Sonra sessizlik gelir. Sessizlik vahşileşir. Odam küflü bir soğuğu giyinmiştir. Çayımın demi yalnızlıktır. Yalnızlık tüter. Ben yazmaya çalışırım. Kalem elimden düşer

 

 

 

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten
  • Yeni sistem Türkiye'nin kurtuluş reçetesi olacak
  • Türkiye'den 'Sincar' hamlesi
  • Tespit edildi! FETÖ DAEŞ'e satmış
  • TSK harekete geçti! İKU'lar silahlanıyor
  • Demir kapının altında kalan kişi yaralandı

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA