• Konya6 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İbadetten de tuzak olur
24 Ocak 2013 Perşembe 13:39

İbadetten de tuzak olur

Allahın emirlerine teslim olmak, farzı farz olarak görmek, nafileyi nafile olarak görmek imanın gereğidir.
Allah’ın emirlerine teslim olmak, farzı farz olarak görmek, nafileyi nafile olarak görmek imanın gereğidir. İmandan sonra, mükellef olduğumuz emir ve yasakların oldukları gibi anlaşılması, farzın farz düzeyinde, nafilenin de nafile düzeyinde tutulması, haramın haram olarak mekruhun da mekruh olarak bilinmesi, yine o imanın bir uzantısıdır.
Nafilenin farz işlemi görmesi, farzın da nafile işlemine tabi tutulması kulluk açısından kabul edilebilir değildir. Kul, teslim olmuş insandır. Bu teslimiyet İslam’ın bütününe karşı teslimiyet olduğu kadar, iç ayrıntılarına da teslim olmaktır.
Aynı şekilde, insan olmanın getirdiği zafiyetleri yok saymak da mümkün değildir. Uykuya, yemeğe, çevreye, şehveti tatmine ihtiyacı olan bir insanın, tamamen fıtrî olan bu ihtiyaçlarını yok saydığı bir programla İslam’ı yaşamaya kalkışması hadislerdeki ifadesiyle ‘sünnetten yüz çevirmektir.’
Erkeklerin kadın düşmanı, kadınların erkek düşmanı olarak yaşamaları, şeytanın tuzaklarından bir tuzağa yakalanmış olmalarıdır. Bu arada maksadın daha takva, daha iyi bir din yaşamak şeklinde belirlenmesi, sonucu değiştirmez. Daha iyi, daha muttaki bir hayat, Peygamber aleyhisselamın yaşam tarzını aşarak elde edilemez.
Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem onca titizliğine ve onca Allah korkusu eksenli yaşamasına rağmen dünya lezzetlerini kendine haram ederek yaşamadı. Evi olmayan, mescidinde sabahlayan bir kimlik sahibi değildi. Cihat meydanlarına çıktığı yolculuğu esnasında hanımlarını yanına alması düşündürücüdür. Onun sünnetinde hayata küsmek de yoktur, her şeyi farz/haram düzeyinde görmek de yoktur.
Aksine, bir itidal vardır, her şeyi yerli yerinde görmek vardır. Allah’ın hakkına, kulun hakkına, bedenin hakkına riayet vardır. İslam, her şeyin yerli yerinde durduğu dinin adıdır.
Bilhassa nafileler etrafında daha çok görülen, nafileyi farzdan değerli ve öncelikli hâle getirme temayülü makbul bir iş olmanın ötesinde bir tuzaktır. Belki de fark etmeyerek kendi kendimize kurduğumuz bir tuzaktır. Şeriat’ın ibadetler ve günlük hayat için getirdiği önemli ve öncelikli listesini ihmal etmemizin bir sonucudur bu şüphesiz.
Ef’ali mükellefin olarak ezberleye geldiğimiz Farz, Vacib, Sünnet, Müstehab, Mübah, Haram, Mekruh kavramları arasında sadece alfabetik açıdan bir sıralama varmış gibi davranılması, aslında ibadetin ibadet kıvamından çıkarıldığını, bir tür gelenek ya da nefsanî zevklerin tatminine vasıta hâline getirildiğini göstermektedir.
Ramazan gecelerinin nafilelerden bir nafile ile doldurulup sabah namazının cemaatle eda edilmesine, belki de vaktinde kılınmasına mani hâline getirilmesinin başka türlü izah edilebilecek yönü yoktur. Kur’an’ı şu kadar hızda ve bu kadar günde hatmetmeyi bir çeşit yarış hâline getirenlerin, yürüyen Kur’an olmak gibi bir kavramdan nasıl uzak kaldıklarını da izlemek mümkündür.
Eğer maksat ibadetse, ibadet, onu emredenin emri doğrultusunda ve istediği tarzda yapılmalıdır ki, ibadet kavramının içi doldurulmuş olsun. Yarışma ve kovalamaca mantığıyla yapılan ibadetin şekli ibadet olabilir ama o ibadetten emrediliş maksadının tahakkuk edip etmeyeceği belli olmaz.
İlim tahsilinden zikre, kurban kesmeden hacca ve umreye, cami yaptırmaktan sadaka vermeye varıncaya kadar, farzı ve nafilesi bulunan bütün ibadetlerde farzı kollamak, farzlarda her şeyi yerli yerine oturtmak esas hedef olmalıdır. Ve kesinlikle hiçbir nafile, farzın yerini almamalıdır. Zira farzların yerini alan ya da işgal eden nafilenin, değil o işgal ettiği farz kadar değerli olması, ibadet olması bile mümkün değildir. Cuma namazı saatinde kaç cüz Kur’an okunsa, kaç hatim yapılsa Cuma namazının yerini doldurabilir? Hangi sadaka, hangi hayır Cuma’nın farzının bedeli olabilir?
Sadece Cuma namazı da değildir örnek.
Allah Teâlâ’nın ailemizi ateşten korumamıza dair emri açık bir emirdir. Her mü’min, bütün sosyal hizmetlerden önce kendisini ve ailesini ateşten korumakla mükelleftir. Bu da, Allah’ın kati farzlarından biridir. Kimse kendisini ve ailesini ateşe doğru kayar vaziyette bırakarak insanlığı kurtarma, hayır sahibi olma gibi bir iş peşinde koşamaz. Zira farzı bırakıp nafileye geçmek gibi bir anlayış, İslamî değildir. Bunu cihada da uyarlayabiliriz, Kur’an öğretmeye de. Allah için ne yapılacaksa ondan muhakkak Allah’ın şeriatına dair kurallar tatbik edilecektir.
Eğer bu nokta ihmal edilir ve ibadetler kolayımıza geldiği gibi, hoşlandığımız gibi ya da bize şişiriliş seviyesine göre yapılırsa, bunun ucunda, kendilerine göre bir din ihdas eden eski ümmetlere benzeme tehlikesi vardır.
Bu hususta, insanlara nasihatler eden, vaazlar yapıp ibadete teşvik eden konuşmacıların, yazarların önemli bir etkisi vardır. Mesela, filan geceyi ibadetle geçirmeyi anlatacak birinin, sırf o anlatacağı konu daha ikna edici olsun diye ya da maazallah hitabeti beğenilsin diye, şu kadar tespih, filan sureyi şu kadar okuma gibi amellere sahih naslarda vaat edilenin ötesinde vaatlerde bulunmak hatadır.
Şunu şu kadar yapana/diyene bir vaat varsa o vaat ancak ayette ve sahih hadiste bulunması hâlinde doğrudur. Bir de şu tespihi şu kadar tekrar edene yapılan ecir vaadi, herhâlde o günkü sabah namazını eda etmemiş olsa bile vaat edilmiş değildir. Farzlarda kusuru bulunana vaat değil veîd vardır; o uyarılır, müjdelenmez. Buna rağmen, ipin ucunu kaçırıp, şunu şu kadar yapan/diyen için hicret etmekten, Uhud’da şehit olmaktan, cihattan, hacdan daha büyük sevaplar vaat edilmesinin ne akılla ne de dinle bağlantı kurulabilecek makul bir yönü yoktur.
Allah Teâlâ’nın kitabında övdüğü, amellerine kabul buyurduğunu söylediği ashabı kiramdan ve onların amelleri olan Uhud, hicret, cihat, Kur’an’a hizmet gibi amellerin üstüne çıkacak işler olarak gösterilmeleri, tek bir yönden bile kabullenilebilir tutum değildir. Her şey yerli yerinde durmalıdır. Filan işe Allah Teâlâ’nın verdiği değer ne aşağı çekilmeli ne de yukarı çıkarılmalıdır. Bu husus, dinin kutsiyetini muhafaza etmenin şartlarından biri olsa gerek.
Başka bir şey yapamayanların veya kendilerini tatmin edecek nesne olarak becerebildiklerini abartanların abartmaları, din olmadığı kadar dine zarar da verebilir.
Sekizinci Asırdan Bir Ses
Sekizinci asrın saygın hadis âlimlerinden olan Zehebî, Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anha ait bir bilgiyi değerlendirirken, nafile ibadetlerin abartılması konusunu farklı bir açıdan ele almaktadır. Siyeru Â’lami’n-Nübela’da 3. cilt sayfa 83’ten Zehebi’nin tespitlerini izleyebiliriz.
Zehebî burada Kur’an tilavetini abartanlara ait bir tabloyu tahlil etmektedir. Biz bunu, herhangi bir nafile üzerinden ele alabiliriz.
“Abdullah bin Amr diyor ki:
Kur’an’ı ezberledim. Onu bir gecede okudum. Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Onu bir ayda oku’ dedi bana. ‘Bana izin ver, gençliğimden ve gücümden istifade edeyim’ dedim. ‘Yirmi günde oku’ dedi. ‘İzin ver, istifade edeyim.’ dedim. ‘Yedi gecede oku’ dedi. ‘İzin ver istifade edeyim’ dedim. Kabul etmedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, ona üç geceye kadar izin verdiği, üç geceden daha hızlı okumaktan ise nehyettiği bilgisi de vardır. Yalnız bu durum, o zamana kadar inen Kur’an ayetleri içindi. Daha sonra da Kur’an inmeye devam etti. Buradaki nehyin, en azından Kur’an’ın üç günden daha hızlı bir zamanda okunmasının mekruhluğu şeklindedir. Daha hızlı okuyanın, okuduğundan bir şey anladığı da, düşündüğü de yoktur. Bir haftada okusa ve öyle devam etse, faziletli bir amel olurdu. Din kolaydır.
Vallahi, müekked sünnetlere, duha namazına, tahiyyetülmescide,  sünnette sabit olan zikirlere, yatarken ve kalkarken okunan dualara, farzlardan sonra ve seherdeki tesbihata dikkat ederek; ihlâslı bir şekilde faydalı bir ilimle meşgul olarak, emri bilmaruf yaparak, cahilleri irşad edip eğiterek, fasıkların elini tutarak ve benzeri amelleri yaparak; namazları cemaatle huşu içinde, mutmain bir kalple eda etmek, vaciplerin edası/haramların terki, çok dua çok istiğfar, sadaka, sılayı rahim, tevazu… bunların hepsinde ihlasla uygulanan bir programda teheccüdde Kur’an’ın yedide birini yani dört cüzü okumak, büyük ve pek değerli bir iştir.
Bunlar, ashabı yeminin, Allah’ın muttaki kullarının makamıdır. Bunun dışındakiler ise istenen şeylerdir. Kul, her gün bir hatimle meşgul olduğunda kolay ve hanif olana aykırı davranmış olur. Söylediklerimizin çoğunu da yapmamış olur, okuduğunu da tefekkür edemez.
Şu âbid sahabi efendimiz yaşlandığında: ‘Keşke Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellemin ruhsatını kabul etseydim’ demiştir.
Yine ona Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, oruç hakkında böyle bir tavsiyede bulunmuş ve: ‘Bir gün tut, bir gün ye; kardeşim Davud aleyhisselamın orucu böyleydi’ demişti. ‘En üstün oruç Davud’un orucudur’ şeklinde buyurduğu da sabittir. Sürekli orucu da nehyetmiştir.
Aleyhisselam Efendimizin, gecenin bir bölümünü uyuyarak geçirmeyi emrettiğini de biliyoruz. Buyurmuştur ki: ‘Ama ben, kalkıyorum, uyuyorum. Oruç tutuyorum, tutmuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Et yiyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.’
Kendisine ibadetlerinde veya evradında sünnete bağlılık ilkesi getirmeyen herkes, pişman olacağı, yalnızlaşacağı ve mizacının bozulacağı bir yola girmiş olur. Mü’minlere pek düşkün ve merhametli, onların hayrını düşünen peygamberinin sünnetine uymakla elde edilecek nice hayrı da kaybeder. Peygamberimiz aleyhisselam, ümmetine en üstün amelleri öğretmektedir.  Onun dininde olmayan evlenmeme ve ruhbanlığı da terk etmeyi emretmektedir. Sürekli orucu, hiç iftar etmeden oruca devam etmeyi, ramazan ayının son on günü dışında gecenin çoğunu uykusuz geçirmeyi, gücü yetenin evlenmemesini yasaklamış, et yememeyi nehyetmiştir. Bunun gibi pek çok emri ve yasağı vardır.
Bunları bilmeden ibadet eden mazur sayılabilir, ecir de kazanır. Muhammedî bilgilere sahip birinin, onları görmezden gelerek ibadet etmesi ise bir aldanış ve daha iyiden mahrum olmadır.  Allah için amellerin en sevimlisi, az da olsa sürekli olandır. Allah bize de size de güzel bir şekilde sünnete uymayı nasip etsin, zevk peşinde ve aykırı olmaktan uzak tutsun.”
İyi Düşünülmesi Gereken Bir Örnek
Müslim bin Mihrak diyor ki:
“Aişe’ye: ‘Ey mü’minlerin annesi! Bazıları Kur’an’ı bir gecede iki veya üç kere hatmediyorlar.’ dedim. Bana şöyle cevap verdi: Onlar okumuş veya okumamış! Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem, gecenin tamamını kıyamda geçirir de Bakara Suresi’ni, Âl-i İmran Suresi’ni ve Nisa Suresi’ni okurdu. Müjdeli bir ayet gelince muhakkak dua eder, etkilenirdi. Azap ayetlerinden bir ayet gelince de muhakkak dua edip Allah’a sığınırdı.” (Ahmed, 23756 )
 
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten
  • Erdoğan'ın sözleri Alman gazetelerinde manşet oldu
  • İş arayanlara hükümetten müjde! 607 lira...
  • Konya'da 4 eski emniyet mensubuna FETÖ tutuklaması
  • Konya'da dev uyuşturucu operasyonu
  • FETÖ kumpasına Yargıtay engeli

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA