• Konya13 °C

Semra Hoyraz

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Hangisi Benim?

09 Mart 2010 11:36

Toynakları olmasaydı dağda yaşaması zorlaşırdı bir dağ keçisinin. Hatta imkânsızlaşırdı. O zorlu şartlarda yaşam mücadelesi veremezdi. Tutunamazdı dik yamaçlara. Savaşa başlamadan hükmen mağlup olmayı kabul ederdi tüm acizliğiyle. Ya kurbağalar? Kurbağaya dönüşmeden önce o kadar da çirkin görünmüyorlar. Ama kurbağalık serüvenini tamamlayanların hepsi bundan nasipleniyor. Masaldan çıkıp gelecek bir kahramanı da beklememeli zaten gerçekleri kabul etmeyi başaranlar. Ve yağmurlar… Ufak bir tebessümle çıkar gizlendiği bulutun arkasından. Sonra da dengesi bozulmuş yalnızlığından kurtulmak istercesine bırakır sığındığı kütlelerden kendisini. Coşarcasına kavuşur uzun süreden sonra toprağa. Bir türkü dolar rüzgar diline fark ettirmeden uğurlar fırtınalaşan damlacıkları. Gürlediğinden olsa gerek hoşça kal bile demek istemez. Bahara açılmak isteyen tomurcukların arasında uyuya kalmış tırtıllar, her zaman olduğu gibi gecikirler uçmaya. Güneşe göçen kuşları özlemekten yorulan su birikintileri taşmakla taşmamak arasında gelip gider...

 

Ezberlenmiş bir yaşanmışlığa doğru dalgınlaşırken bakışlar dönmeye hazırlanır güneş ve göçmen kuşlar… Ve yeniden çatlak çatlak özler yağmuru toprak…

Diye devam edeceğimi düşündüğüm bu satırları sonundaki üç noktada tam da sonuncu noktada uyandırıyorum.

Dolu dizgin akıtıyorum kalemin ucuna hapsolmuş kan kırmızı mürekkebi ve aynı mürekkepte sıkışıp kalmış Sarıkamış’a yapışan bakışları. Çoğu zaman kulak misafiri olduğumuz klasikleşen muhabbetleri tazeliyor yolun kenarındaki bir bankta büzüşmüş yaşlı teyzeler. Eskiden böyle değilmiş. Zaman çoook değişmiş!

Artık ellerinden ziyade konuşmaların titrekliği, iç sızlatan tiz bir ses halinde çınlamıştır hepimiz kulaklarını uğuldatırcasına:

 
“Eskiden böylemiydi, devir değişti. Ama değişmeyen, değişmiş gibi görünen o kadar çok şey var ki. Mesela kürkler … Postlar mesela … Hala deriden yapılan parlatılmış çelik kalkanlar. Yeşile bürünmüş onlarca can sanki kefen biçmeye gitmişti de hiç birini kullanmamıştı. O beyaz kefeni çok beğenmişti de bir daha geri dönmemişlerdi. Beyaza kara olmak kolay mı? Kim başarmış bu güne kadar. Beyaza beyaz yaraşmış. Sarıp sarmalamış her birini.”

Ve devam ediyor içten içe geçirilen, yürekleri titreten o manidar bakışlar…O an gibi geliyor şu cümleler:

“Hani o zamanlarda da olmuş hatırla! Onca ağlanası hale sebep olup sonra o beyaz kefeni beğenmeyip, kendi söküp çıkardığı kara bir derinin içine sığınıp yerleşen, kendini, o tatlı cancağızını kurtarabilenler yok mu?”

 
Evet var!

Onlar şimdi de var. İşte bu yüzden bizler uyandırılıncaya kadar da var olmaya devam edecek süregelen bu dev masalında. Yine gökten üç elma düşecek. Hangisi benim acaba derken… Bu kez de en parlak ve zehirli olanı, tam da gelip avucumuzun içinde kalacak.

 

Tüm gösterişi ve ihtişamıyla büyüleyecek…

Taa ki bir ısırık alıncaya kadar!

Küçük küçük adımlar devleştirildiği vakit toplumun her kesiminde çözüm beklerken birbirine dolaşık ilişkiler, bükülmüş beller, uyumaya devam ediyor masaldaki ana kahramancıklar:

Prens ve prensesler.

Onları uyandıracakları günü bekleyen idealistler, gözü kara cengâverler, uyananı öldürme hırsıyla yanıp tutuşan bir de eli elmalı kötü kalpliler. Masaldaki diğer zatı muhteremler. Parlak bir elmanın cazibesine kapılıp zehrini fark edemeyenler.

 

Tarih yazan Fatih gerçekler, Kanuni seyredenler, Mevlana söyleyip, Aşık Veysel dinlediğini iddia edenler. Kahramanlık anlatan ancak uygulamaktan korkan, tabiplikte ısrar eden fakat hiçbir yaraya merhem olamayanlar. Bir çukur kazıp fark ettirmeden en ücra köşesine yerleşen, sonra da sürüklendiğini haykıran gerçekleri ne de güzel yalanlayanlar. En nihayetinde İbn-i Sina’yı bilmeden, Mehmet Akif’e kulak vermeden kendi kabuğunda mutlu mesut yaşayanlar.

Değerleri yıllar sonra anlaşılan, sonra buruk bir acı ile yad edilen büyük büyük adamlar. Bir meridyen ortasından geçen enlemin en doğusunda kalanlar. Depremler, seller, krizler, can pazarı ve acizlikler… Bizi biz yapmış bütün bu siyah beyaz traji komik seyirler. Nerde olduğunu bilmeyen nice insancıklar, ipini koparırcasına koşan, koştukça kaybolan noktalar. Önce kendisine gitmeli insan sonra başkasına gelmeli demişken tamamen kendisinden uzaklaşan şizofrenik vakalar…

 

Uykuya dalışı beklerken, zaman öldürdüğü bir yolculuk elmaların yuvarlanma hikâyesi. Yuvarlayanların en zayıf an bekleyişi…

Artık masallardaki kahramanların bize benzediği değil, bizim o masallardaki kahramanlardan olma yarışına girdiğimizi düşünürsek, elma seçiminde aceleci davranmamakta fayda var diye düşünüyorum.

Zira elmalar boşluklardan oluşmuş bir pişmanlık birikintisi olabilir!

 

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA