• Konya17 °C

Alev Ayyıldız

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Başörtü Güncesi

25 Ocak 2011 10:54

Fakülteye ilk başladığım yıllardı. Kampus girişinde görmüştüm onları. Utana sıkıla çıkardıkları başörtüleri ve ürkek bakışlarından çok boneyle yapışmış saçlarından görünen kafa derileri dikkatimi çekmişti. Şaşırmayın, bayanlar bilir bir kadının hemcinsinde en çok dikkat ettiği şey saçlarıdır ve açıkçası boneyle de yapışınca kafaya, manzara hiç hoş olmaz.

 
Hem yadırgamış hem de şaşırmıştım. Bizim oralarda okuyan kızların işi olmazdı başörtüyle. Hatta memlekette kendine uygun memur koca adayı bulan kızlar gelenekten kapattıkları saçlarını açmakta mahzur görmezlerdi. Tatil için geldiklerinde ise boyalı saçlarıyla gezerlerdi eş dost ve akrabaları.

Belirttiğim gibi saç kapamak, başörtü değişen adıyla türban takmak öyle okumuş adamın işi değildi. Sanatçısı, politikacısı, yazarı – çizeri, eğitimcisi bayanlar hep açık olurdu yurdumda. Ülke ferahlayıp üst kesimle alt tabaka arasında bir orta sınıf oluşuncaya dek bu tablo böyleydi.

 
Fildişi kulelerde oturanlar geç fark etse de değişimi, inancı olan ve eğitimin önemini fark eden bir orta tabaka büyümeye başlıyordu. Onlar hem inançlarının gereğini yerine getirmek hem de eğitim almak istiyordu.

Sayıları artınca dikkat çektiler, türlü oyunlarla türlü bahanelerle eğitim hakları ellerinden alındı. Sessiz çığlıkları basının sansürüne gizli güçlerin engeline takıldı. Kimisi bıraktı her şeyi, bazıları yurt dışına gitti çoğunluğu da hatırladıkça içimi yakan bir manzarayla eğitimini sürdürdü.

 
Arttıkları için tehlikeli görülmeye başlandılar. Anadolu’da uzun yıllar devam eden eğitim almak istiyorsan dini hassasiyetlerini ikinci plana atacaksın düşüncesi büyük kentlerde etkisini azalmıştı. İstekleri masumane, talepleri sosyal devlet olgusunun bir gereği olsa da düşman görüldüler. Hatta tüm ülkeye o şekilde tanıtılmak istendiler. Türlü iftiralar ve oyunlarla genele kabullendirildi bu düşünce. Artık onlar Atatürk düşmanı, ülkeye yıkmaya çalışan  radikal örgütle bağlantısı olan hainlerdi.
 
Cahilliğin dillere vurduğu konuşmalarla anardık onları. Okumak için başörtüsünü açmayı baştan kabul edemeyen geri kafalılar, huzur bozanlar…

Halbuki biz onlardan çok daha Müslüman’dık. Arada namazımızı kılıp, Ramazan’da oruç tutsakta bizim kalbimiz onlardan daha temizdi. Şimdi hatırladıkça utandığım daha neler demiştik.

 
Başörtülü kızlar birer Fadime Şahin, haklarını arayan delikanlılar ise Ali Kalkancı’ydı. Bu önyargılarla açıkçası korkarak yaklaşmıştım onlara. Fark ettim ki başörtülerindeki asillik birçoğunun ruhuna da yansımıştı. Dostlarını,  daha onları tanımadan önce kullanamaya başladığım bir uğurlamayla yolcu etmişlerdi. “Allah’a emanet ol”…
Sevdiğin birini en sevdiğine emanet eden vedaların en anlamlısıyla uğurlamışlardı. Bu cümleleri duyduğum andan itibaren önyargılarım silinmeye başladı. Dahası benim arada kıldığım namazlarımı düzenli bir şekilde devam ettirmeme bu arkadaşlar vesile oldu.
 
Zaman geçti. Beni tanıyan çoğu kişinin “Nasılsa birkaç güne bırakır” dediği başörtüsünü takmaya başladım. Çok şükür ki açmak hiç ama hiç aklıma gelmedi. Ne kadar mutluydum ilk kavuştuğumda başörtüme. Sandım ki herkes sevincimi paylaşacak.  Çok yakın arkadaşlarım hariç büyük tepkilerle karşılaştım. Okulda fişlendiğim korkularından tutunda beynimin yıkandığına kadar türlü iftiralara uğradım. Hatta bir erkek için bile kapandığımı söyleyenler oldu. İşin ilginci kızamadım kimseye. Vaktiyle benim kullandığım cümleler şimdi bana karşı kullanılıyordu. Adalet yerini bulmuştu.

Gidilen yolun ne kadar acı ve ne büyük fedakârlık istediğini o zaman fark ettim. Kraldan çok kralcı kesilenler daha okul girişinde bağırarak karşılıyordu bizleri “Başörtüleri çıkartın diye”…

Bazılarının acıyan, bazılarının küçümseyen bakışları altında çıkartırdık eşarbımızı. Yaşayan bilir o denli aşağılayıcı bir şeydir ki bu, sanki tüm kıyafetinizi çıkartmış gibi olursunuz. Utanırsınız…
 
Öyle tuhaf ruh halleri içine girersiniz ki kimi zaman bu utancı taşıdığınız için mutlu olursunuz. Hala utanabiliyorum diye. Kimi zamansa farkına bile varmazsınız. Sınır göründüğü anda elleriniz başörtünüze yönelir. Azarlanmaya maruz kalmamak için daha ikazlar gelmeden başörtüsü çantalara ya da küçük poşetlere yerleştirilmiş olur. Bu el alışkanlığını kazanmaktan da korkarsınız acaba alışıyormuşum , kabulleniyor muyum diye. Acabalar ve ne yapsamlarla dolar zihniniz. Acı öyle yoğunlaşır, çıkmazlar öyle derin haller alır ki ölümü özlersiniz.
 
Bu gelgitlerin arasında okulu bırakmayı çok düşündüm. Bir tarafım inançlı insanlarda söz sahibi olmalı derken diğer yanım değer mi demekten alamıyordu kendini. Fakülte yıllarının üzerinden beş yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hala zulüm derecesine varan sıkıntılara tahammül edip okulumu bitirmekle iyimi yaptım diye düşünürüm. Lisansın ardından birde master süreci başlamıştı. Bir haftalığına başörtülü girebilme özgürlüğüne kapılıp kimilerine fişletsekte kendimizi, tez sürecine kadar dişimi sıkmıştım.

Zor yıllardı geçmişte daha büyük bedeller ödense de bizlere de okumak cefa, okumak eziyet haline gelmişti. Şimdi en azından kampus içerisinde hatta derslere bile başörtüsüyle girebilen kızları gördüğümde gıptayla bakıyorum. Ne kadar talihliler diye.

 
Okuldaki çileyi sonlandıranlar sınav girişleriyle canımızı yakmayı sürdürdüler. Başvurular sırasında aynı sıkıntıyı yaşattılar bize. Son ALES sınavında artık bitti demiştim. Başvurularda başörtüyü çıkartmamış hatta sınava bile eşarbımızla girebilmiştik. Kimi arkadaşlar ÖSYM’nin diğer sınavlarında da başörtüsü özgürlüğünün olabileceği umuduyla  ders çalışamaya bile başlamıştı.
 
Hevesimiz kursağımızda kaldı. Danıştay’ın kararı umutlarımızı söndürdü. Halbuki nasıl bir vebalin altına girdiklerinin yazık ki farkında değiller…

Alınan kararı ilk duyduğumda, bedduaya karşı olmama rağmen tüm yüreğimle şikayetimi Yaratan’a sundum.  Mazlumların zalimler  karşısında sıklıkla söyledikleri ayetler  takıldı dilime. “Onlara karşı sana Allah yeter”  . Şüphesiz ki onların planı varsa Allah’ın da bir planı vardır ve Allah galip gelen olacaktır.

 
Kalbimi mutmain eden bu sözlerle sus dedim kendime .Sabret !

Necip Fazıl’ın öğüdünü hatırlamıştım. Ne de güzel demişti üstad “Susmak “Ya sabır” diyebilmektir. Öyle bir duadır ki yürekte çınlar. Konuşsam dilim yanar… Sussam kalbim…”

 
Selam ve dua ile     
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten
  • FETÖ'cü hainler cezaevinde birbirine girdi
  • Avrupa Türkiye'ye engel olamadı! Araplar peşinde
  • Konya’da Kitap Baharı
  • Meram Gençlik Meclisi’nde yeni dönem
  • Ucuz et dönemi başlıyor

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA