• Konya13 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
ABD planı siyasal istikrarı temin etmez
13 Eylül 2014 Cumartesi 11:21

"ABD planı siyasal istikrarı temin etmez"

Başbakan Davutoğlu, ABD planındaki güvenlik tedbirlerinin gerekli ama düzeni kurmak, siyasal istikrarı temin etmek için yeterli olmadığını söyledi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kanal 24'te katıldığı canlı yayında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
 
''ABD Başkanının açıkladığı yeni bir takvim var, buna ilişkin Türkiye'den beklentiler var, IŞİD meselesinde gelinen nokta nedir, Türkiye, bu koalisyonun neresinde olacak'' sorusu üzerine Davutoğlu, hareketli günler yaşandığını, tarihin çok hareketli aktığını, zamanın hareketli bir devinim içinde olduğunu söyledi.
 
Geciken adaletin, gerçek niteliğini kaybetmesi gibi uluslararası toplumda geciken tedbirlerin daha büyük devasa problemlerini beraberinde getirebildiğini ifade eden Davutoğlu, kendilerinin 4 senedir Suriye bağlamında ortaya çıkan gelişmeler çerçevesinde bütün mütteffikleri ve bölge ülkelerini bir konuda harekete geçirmeye çalıştıklarını ifade etti.
 
Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
''Bu bölgede yapılar çok kırılgan, bir kere sarsılmaya başlarsa deprem fay hatlarıyla diğer yerlere de süratle yayılır. Eğer bunu kontrol altına tutmak icap ediyorsa ki icap ediyor, Suriye krizinin bir an önce çözülmesi lazım. Çünkü Suriye, Suriye belki doğal kaynaklar bakımından değil ama stratejik bakımdan bölgenin en önemli bölgesi. Neden? Bir yönüyle Irak'a bir taraftan komşu, bir taraftan Lübnan'a komşu, bir taraftan Filistin ve İsrail'e komşu. Diğer taraftan Türkiye ve Ürdün var. Bu üç komşunun, üçü de birisi etnik ve mezhebi bakımdan çok yapılı Irak gibi, Lübnan gibi. Filistin'de de zaten bir işgal ve süregiden bir uluslararası bir problem."
 
"Suriye krizi kontrol altına alınmazsa buraların hepsinde çok ciddi depremler yaşanır" diye anlatmaya çalıştıklarını belirten Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Başta önce Esed'e anlatmaya çalıştık 8-9 ay, dinlemedi anlamadı. Zannetti ki dünya hala, bölge hala 80'li 90'li yıllarda babasının demir yumrukla ezdiği, Hama, Humus dönemlerinde yaşıyor, yani 1982 yılında Soğuk Savaş şartlarında. Neredeyse yalvardık, ' bu gidişat kötü, ülkenizle ilgili çok ciddi sıkıntılar var, hepimiz etkileniriz, şu reformları yapın'. 6-6.5 saat hep bunları konuştuk. Dinlemedi bizi çok ciddi zulümler ortaya çıktı.''
 
Diğer ülkelere ''eğer bu rejim durmazsa radikalleşme artacak" uyarısında bulunduklarını bildiren Davutoğlu, bunu, hem İran ve Rusya gibi  Suriye'nin dostu ülkelere anlattıklarını hem de eskiden beri Suriye'yi eleştiregelen ve kendilerinin Suriye ile geliştirdikleri iyi ilişkileri eleştiren başta ABD olmak üzere Batı ülkelerine anlatmaya çalıştıklarını kaydetti. Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
''Ama hep İran ve Rusya kanadı 'Nasıl olsa Esed rejimi kontrol altına alır durumu, biz de müttefik kaybetmeyiz' diye düşündüler. Diğer ülkeler ise bir müddet görelim. Bir müdahale, zaten ABD müdahale yorgunuydu Irak dolayısıyla. Avrupalıların da bölgeye ilgisi çok sınırlıydı. Ve Türkiye tek başına neredeyse feryat etti. Her toplantıda, her yerde. Bugün Sayın Kerry ile de (ABD Dışişleri Bakanı John Kerry) tekrar konuşmamız esnasında bütün o serencamı paylaştık. Her yerde bunu anlattık. Çünkü biz biliyoruz bölgeyi. Bölgede eğer devlet yapıları çözülürse etnik ve mezhep kimlikler öne çıkar. Etnik ve mezhep kimlikler öne çıktığında yabancılaşanlar, kendilerinin dışlandığını hissedenler,  radikalleşmeye yönelir. Ve nitekim maalesef  olan, Suriye'de yüzde 12'lik bir sınırlı bir azınlık, geri kalan hükmetmeye çalışınca ve onlara her türlü baskıyla gelince bir mezhep çatışmasına dönüştü.''
 
''ABD'nin Irak'ta bıraktığı silahlar IŞİD'in eline geçti''
 
Irak'ta Maliki için çok eleştirildiklerini hatırlatan Davutoğlu, şöyle devam etti:''
 
''O zaman Sayın Başbakanımız, Sayın Cumhurbaşkanımızın uyarıları, dünya önünde uyarılar yaptı. İçeride ne kadar eleştirildik. Kılıçdaroğlu, kalktı gitti Bağdat'a, Maliki'nin elini sıktı. Türkiye sırf bizi rahatsız etmek için. Ne oldu? Sonunda  Maliki'nin o politikaları, Irak ordusunun Musul'dan her şeyi bırakarak kaçmasına yol açtı. Her şeyi bırakmanın önemi şu: bıraktığı şeyler IŞİD'in eline geçti. Bütün dost ülkelere muhalefeti destekleyelim derken, 'ya muhalefete giden silahlar başka ellere geçerse' diye haklı bir kaygı var. Ama şimdi Amerika'nın Irak'a bıraktığı silahlar, külliyen, topluca en sofistike silahlar, IŞİD'in eline geçti. Burada, altını küremediğiniz zaman, problemi zamanında çözmediğiniz zaman bir sonraki döneme alacağınız tedbirin çıtası yükseliyor. Maalesef bugün böyle bir durumla karşı karşıyayız''
 
''Biz sınırımızda radikalleşme istemeyiz''
 
Radikalleşmenin büyük tehdit olduğunu vurgulayan Davutoğlu, ''Biz sınırımızda herhangi bir terör yapılanması,  radikalleşme istemeyiz. Ama bunun sebeplerine inmedikçe ve bunun sebepleri ortadan kaldırılmadıkça, bir grubu tasfiye edersin, başka bir grup çıkar'' dedi.
 
Bölgede şu anda maalesef mezhepçi politikalarla Irak, Suriye, Lübnan hattında Sünni kesimlerin kendilerini sahipsiz ve yalnızlaşmış hissettiklerini ifade eden Davutoğlu, ''Şii olması önemli değil, Şiiler yalnızlaşmış olsaydı onları savunmak gerekirdi. Yapılması gereken derhal bu tür tehditlere karşı ortak bir tutum sergilemek. Ama bu tehditlere karşı sergilenen ortak tutumun bir taraf adına, diğer tarafa dönük bir operasyon haline dönüşmemesine özen göstermek. Bu andan itibaren daha çok kitleler, yabancılaşan, dışlanan kitleler, bu tür radikal eylemler içine girerler'' değerlendirmesinde bulundu. 
 
ABD Başkanı Obama'nın da buna benzer ifadeleri bulunduğu hatırlatılarak, ''Dediğinize geldiklerini mi düşünüyorsunuz'' sorusuna  Davutoğlu, şu yanıtı verdi:
 
''Kesinlikle. Bu kadar yıldan sonra Sayın Cumhurbaşkanımız hasta yatağındaydı. Joe Biden (ABD Başkan Yardımcısı) buraya geldi 2012'nin Aralık'ında, hasta yatağında bunu anlatmaya çalıştı. Ben geçen sene Irak'la yine de ilişkileri düzeltelim diye gittiğimde Maliki'ye bunu anlatmaya çalıştım 2013 Ekim'inde. Hep şöyle yorumlandı: Irak, demir bir yumrukla idare edildi, yani Müslüman topluluklar otoriter bir rejimle ancak istikrara dönerler. O zaman Esed gibi bir rejim Suriye'de dursun ve terör yayılmasın diyenler oldu. Batı'da da diyenler oldu, Doğu'da da. Irak'ta da Maliki, demir yumrukla idare etsin ve yarı otoriter. yarı demokrat, seçim itibarıyla demokratik gibi görünen, halbuki seçim sonrasında da bizim de desteğimizi almış olan Irakiye seçimi kazandı. El-Irakiye olmuş olsaydı, düşünün geçmiş 4 sene hükümeti Irakiye kursaydı, Sünni Şii hep beraber, başında Şii İyad  Allavi de başkanı Sünniler de içindeydi. O kurmuş olsaydı bu mezhep çatışması yaşanmazdı. Bunu anlatamadık. Hep şu: 'Burayı bir şekilde yarı otoriter şeye terk edelim.' Ama görünen ne oldu? O otoriter yapılar daha büyük kitlesel patlamaları beraberinde getiriyor. Sahipsiz kitleler yine Maliki, Tarık Haşimi'yi ülkeden çıkardığında, Nuceyfi'nin evini tanklarla çevirdiğinde, Rafi el-İsavi'yi  Bağdat'tan dışarı çıkardığında, hala Erbil'de yaşıyor... Hep anlattık ki bunlar meşru, barışçıl, Sünni siyasi liderler. Bunları dışlarsanız, yerini alacak olanlar yeni siyasi lider olmaz. Radikalleşen eğilimler olur dedik. Ama bunlar dinlemedi. İtham edildik, halbuki nasıl bir Sünnicilik yaptı ki 2013 yılında en büyük problemi bir başka ülkedeki Sünni otoriter rejimle yani Sisi yönetimiyle yaşadık. Yani sadece Maliki'ye tepki göstersek Sisi'ye göstermesek hadi bu haklı olabilir. Maliki'den daha büyük krizi biliyorsunuz Sisi, Sünni bir yönetim olan onlarla yaşadık. Burada ilkesel olarak doğru yerde durmadı insanlar.''
 
"Bir, iki hafta bile beklemeyi çok görmüştü Amerikan yönetimi"
 
Davutoğlu, ''Tarih öyle böyle akıyor, sonuçta sizin geldiğiniz yere geliniyor ama binlerce on binlerce insanın canına, belki yüz binlerce insanın canına malına ve bütün bir bölgenin istikrarsızlığına yol açıldıktan sonra geliniyor'' dedi.
 
Bugün ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüşmesinde bu konuda herhangi bir itiraf ya da özür beyanı olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine, Davutoğlu, bu tür diplomatik görüşmelerde muhatabın "bakın haklı çıktım, siz haksız çıktınız" veya "geciktiniz" demesinin doğru olamayacağını söyledi.
 
Burada sıkıntının tutumların senkronize olamaması olduğuna dikkati çeken Başbakan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Beşşar Esed ile görüşürken 9 ay Amerikan yönetimi, 'bu görüşmeleri kesin, adam cesaretlendiriyor bu görüşmeleri' diye ısrar etti. Ben Şam'a gidip de Beşşar Esed'i ikna etmeye çalıştığımda, yalvar yakar durdurun şu zulmü dediğimde o zaman bir, iki hafta bile beklemeyi çok görmüştü Amerikan yönetimi. Sonra biz artık ümidi kesip, burada istikrar ancak ve ancak bu rejimin dönüşmesi ya da değişmesi ile sağlanabilir çünkü binlerce insan sınırlarımıza geldi. Bunu söylediğimizde müttefiklerimiz bu sefer, daha alttan almaya başladılar. Kimyasal silah konusu da aynı şekilde. 'Birlikte hareket edelim' dendiğinde bir müddet sonra tekrar bir yavaşlama oldu. Bunu şunun için zikrediyorum: Türkiye, doğru zamanda doğru kararlar aldı. Beşşar Esed ile o zaman konuşulması gerekiyordu çünkü yüzde 1 bile ümit olsa o ümidi tüketmeden olamazdı bir de eski bir ilişkimiz var. 'Belki değiştirip, ikna ederiz' diye düşündük sonra zulmettiğinde de sert bir tutum takınmak gerekiyordu. Çünkü zulüm, baskı karşısında esnek tutum takındığınızda karşı taraf bunu zaaf olarak algılıyor. Karşı taraf derken sadece Beşşar Esed rejimi değil onu destekleyen unsurları da söylüyorum. O zaman tutarlı bir politika eksikliği yaşandı o siyasi toplumda."
 
"Onları Sayın Kerry ile de konuştuk"
 
Davutoğlu, terör tehdidiyle sadece Irak'ta mücadele edilir, Suriye'de de ihmal edilirse daha büyük bir krize yol açılacağına işaret etti.
 
İstense de istenmese de Irak, Suriye ve Lübnan'ın ortak bir gerilim hattına, fay hattına dönüştüğünü belirten Başbakan Davutoğlu, "Birini onarayım diye sınırlı bir şey yaparsanız, öbür tarafta daha büyük bir depreme sebebiyet verirsiniz. Bunun bir bütün olarak ele alınması ılımlı, mezhepçi, etnik milliyetçi olmayan yani Arap, Kürt, Türkmen milliyetçisi olmayan unsurların bir araya getirilmesi lazım. Bu unsurlar bir araya gelecek ve yeni bir siyasi inisiyatif gelişecek. Bir siyasi inisiyatif de askeri olarak desteklenecek, olması gereken bu" değerlendirmesini yaptı. 
 
Davutoğlu, Irak'ta bir hükümet kurulduğunu ve kendilerinin de tebrik ettiğini anımsatarak "Destek vereceğimizi ifade ettik, göreceğiz. O hükümet eğer kucaklayıcı, içselleştirici bir tutum takınırsa ve Anbar, Musul, Selahattin Diyala Hattındaki Sünni nüfusu sistemin içine tekrar çekmeyi başarırsa Irak'ın birliği, bütünlüğü korunur. Kürt yönetimine dönük olarak uyguladığı ambargoyu kaldırıp, maaşları ödemeye başlarsa tekrar merkezi hükümet... Ama bir hükümet düşünün ki kendi toprağı olduğu iddia ettiği bir bölge yani Kürt bölgesine maaş ödemiyor, 8-9 aydır maaş ödemiyor. Bu devleti nasıl bir arada tutmak mümkün? Onları bugün Sayın Kerry ile de konuştuk" ifadesini kullandı.
 
"Sünnileri kazanmadan bu mücadele başarıya ulaşamaz"
 
Herhangi bir radikalleşme eğilimine karşı kabul göstermeyi, tepki almayı geliştirmeyi doğru gördüklerine değinen Davutoğlu, ama bunu siyasi bir tutarlı yaklaşımın da bütüncül bir parçası kılmak gerektiğini dile getirdi.
 
Başbakan Davutoğlu, IŞİD konusundaki tutumlarını ülkesel olarak söylediği çerçevede karşıladığını fakat bilinen gerekçelerle de dikkatli olunması gereken bir durumun da bulunduğunu vurguladı.
 
Her ne olursa olsun IŞİD veya başka isimlerle radikalleşme eylemini önlemenin yolunun güvenlik tedbirlerinin yanında, içselleştirilmiş bir siyasetin Suriye, Irak ve Lübnan'da egemen kılmak olduğunun altını çizen Davutoğlu, şunları belirtti:
 
"Eğer bu mezhepçi tutum Irak'ta, Suriye'de, Lübnan'da devam ederse siz IŞİD'i tasfiye etseniz İKİD çıkar, başka bir şey çıkar, EŞİD çıkar. Bunun nihai çözümü, siyasal olarak da o bakımdan Sayın Obama'nın söylediği şey doğru, 'Sünnileri kazanmadan bu mücadele başarıya ulaşamaz.' Çünkü eğer Irak ordusu ya da Suriye ordusu, IŞİD'e karşı savaşırsa bu savaş, Irak ve Suriye ordusunun hemen hemen tamamıyla Sünni ve Nusrai bir ordu haline dönüşmüş olması dolayısıyla mezhep çatışması gibi görünür. Kimse Musul'da artık Irak ordusuna, Irak ordusunun yapısı değişmedikçe kendi ordusu gibi bakmıyor. Sıkıntı burada zaten. Ulusal ordu ortadan kalkmış. O zaman yapılması gereken, daha kapsamlı bir strateji ile bütüncül bir şekilde ve bütün bu alanda etkili bir politika yürütmek."  
 
"Kendi tutumumuzda bir eksiklik ve yanlışlık görmüyorum"
 
"Amerika'nın şu anda ortaya koyduğu perspektif, sorunun çözümü için sizce yeterli görünmüyor mu?" sorusunu yanıtlayan Davutoğlu, şunları söyledi:
 
"Bir şekilde güvenlik tedbirleri gerekli ama düzen kurmak için yeterli değil. Düzen kurmaktan kastım, siyasal istikrarı temin etmek için. Hele hele bazı yerlerde, şu gibi bir kanaat var ki bu başka bir felaketin önünü açmak. NATO Zirvesi'nde bunun dile getirildiğini duyduk, bunu muhataplarla da paylaştık; 'IŞİD'i yok etmek için Esad ile işbirliği yapalım.' Bu ne demek biliyor musunuz? Bütün o şu anda muhalefeti, IŞİD'e kaymamış ılımlı muhalefeti bile IŞİD'e itmek demek. Esad ile işbirliği yapıldığını bildiği anda Özgür Suriye Ordusu bünyesindeki ve IŞİD'den de hoşlanmayan, hatta nefret eden kesimleri dahi oraya doğru itmek anlamına gelir. Ortadoğu halkları, artık iki kötüden birini tercih etmek gibi bir kaderle karşı karşıya bırakılmamalı. Niye iyi bir alternatif olarak ortaya koyamıyoruz?" 
 
Davutoğlu, "IŞİD'in Irak'ta zemin bulmasının sebepleri konusunda Amerika ile sizin politikalarınız ortak noktada buluşmuş görünüyor. Muhataplarınız, Sayın Kerry, her ne kadar 'evet haklı çıktınız' gibi bir itirafta bulunmasa bile görünen tablo o. Geriye dönüp baktığınızda sizin politikalarınızın eksik, yanlış kaldığı yerler görüyor musunuz?" sorusu üzerine, başkalarının haklı çıktığı bir husus olmadığını ama geliştirdikleri politikaları her zaman değerlendirdiklerini ve gerekirse öz eleştiri yaptıklarını ifade etti. 
 
3-3,5 senede Suriye'de Irak'ta olan gelişmelere bakıldığında uygulanan yöntemler olarak da hiçbir yanlışlık görmediğini belirten Davutoğlu, ancak kimyasal silahlar gibi bazı konularda uluslararası sistemin bazı sözlerine fazla güvendiklerini dile getirdi. Davutoğlu, "Nihai kertede kendi tutumumuzda bir eksiklik ve yanlışlık görmüyorum ama başkalarının tutumları ile ilgili hususlarda derin hayal kırıklığı yaşadığımızı da söylemek zorundayım" dedi. 
 
Davutoğlu, "Müttefiklerimizin yanlışları mıdır, bugün bizim de karşı karşıya bulunduğumuz olumsuz tablonun sorumluları?" sorusuna, "Sadece müttefiklerimiz değil, BM Güvenlik Konseyi'ndeki 5 daimi üyenin bu kadar temel ilkelerde bu kadar anlaşamamış olmaları, bizim elimizde olan bir şey değildi" cevabını verdi.
 
Birçok kere meslektaşlarına "Tutuğumuz taraflar farklı olabilir, savunduğumuz ilkeler farklı olabilir ama herkesin birleşmesi gereken en azından iki ilke var. Bir tanesi mültecilere insani yardımlar konusunda hepimiz buluşabiliriz ve diyebiliriz ki; mültecilere insani erişim engellenmemeli diye bir karar çıkartalım BM Güvenlik Konseyi'nden" dediğini aktaran Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Kimse buna itiraz edemez çünkü bu ortak, evrensel bir değer. Bu erişimi engelleyen kimse, ister sizin desteklediğiniz rej, ister bizim desteklediğimiz muhalefet olsun, kimse onu birlikte cezalandıralım. Yıllarca bunu söyledik. Mesela bu mutabakat sağlanamadı. Yine savaş suçları konusunda bir ihtilaf var mı, savaş suçları diye bir hukuk var. Bu hukuk müktesebatında kimyasal silah da kullanmak da dahil olmak üzere, yine taraflara söyledik. Savaş suçları konusunda, yani varil bombaları, yani gaz bombaları, kitle imha silahları, kimyasal silahlar, açlıkla öldürmek... Bunu kim yapıyorsa muhalefet yapıyorsa muhalefeti cezalandıralım, rejim yapıyorsa rejimi cezalandıralım ama bu iki temel insani konuda bile anlaşamadık. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bu kadar gelişmiş bir hukuk müktesebatı varken, BM'nin uluslararası istikrarı sağlamakla görevlendirdiği Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesinin bu kadar duyarsız, bu kadar birbiri ile anlaşamaz noktaya gelebileceği ihtimali, 5 sene önce sadece benim değil kimsenin inanacağı bir ihtimal olmazdı."
 
"Bu bölge, bütün bu kısır ve tarihle mütenasip olmayan bütün akımlardan arınacak"
 
Davutoğlu, "Diyorlar ki; Osmanlı, 1. Dünya Savaşı'nı müttefiklerini kaybettiği için kaybetti. Şimdi de bizim dış politikamız, iyi sonuçlar vermediyse bunun sebebi, sorumlusu bizim müttefiklerimizin hatalarıdır. Bu mudur sizin de değerlendirmeniz?" sözleri üzerine, sürecin daha bitmediğini, "İyi sonuç vermedi" demek için erken olduğunu söyledi. Davutoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
 
"Bizim politikamızın doğruluğu bugün nasıl Irak'ta ortaya çıkmışsa nasıl Suriye'de... Daha çok çıkacak ve bu süreç devam ediyor. Biz, bu bölgede herkesin onurlu bir şekilde yaşadığı, kimsenin kimseye adı, etnisitesi, mezhebi üzerinden bir zulüm yapamadığı, özgürlük ve güvenlik dengesinin sağlandığı ve bütün halkların iç içe geçmiş şekilde yaşadığı bir bölge hayal ediyoruz. Hayal değil ama bu. Bu, stratejik hedefimiz, bunu gerçekleştirmek... Göreceksiniz, öyle veya böyle, bugün veya yarın, geçmişte birçok medeniyetlere beşiklik etmiş olan bu bölge, bütün bu kısır ve tarihle mütenasip olmayan bütün akımlardan arınacak kendi geleceğini kendisi inşa edecek ama bu, zor ve çileli olacak. Bunu hepimizin bilmesi lazım." 
 
"Suudi Arabistan'daki bildiriye Türkiye imza atmadı ve Amerika'nın ne istediği aşağı yukarı belli, Türkiye'den ya da koalisyona katılacak ülkelerden. Ne verme durumunda Türkiye? Kerry, istediklerini duyarak mı ayrılıyor Türkiye'den?" sorusunu yanıtlayan Davutoğlu, "Amerika'nın ne istediği ne kadar belliyse bizim niçin imza atmadığımız da o kadar açık ve bellidir. Bunun için Arif'e tarif gerekmez. Bunu da herhalde herkesin bildiğini ümit ediyorum. Bunun için çok detaylı analize girmek, niçin imza atmadığımızın gerekçesine de zarar verir" diye konuştu.
 
"Herkesin bir insan canı için, kutsal bir insan hayatı için susması gereken anlar vardır"
 
İnsani yardımlar konusunda Türkiye'nin elinden geleni yaptığını ama Türkiye'nin gözönüne alması gereken başka faktörler olduğunu anlatan Davutoğlu, şu görüşleri dile getirdi:
 
"Gerçekten benim yine tahmin etmekte zorlandığım ve karşılaştığım için derin hayal kırıklığı yaşadığım hususlardan birisi bu konu. Niye biliyor musunuz? Amerikalı rehineler 2 yıldır oradalar neredeyse ve bunlar gazeteci ama onların gazeteci arkadaşları, onların orada olduğunu ilan etmediler, yazmadılar. Amerikan kamuoyu, bunu paylaşmadı. Her gün Amerika'da kongrede yönetim muhalefetleri çıkıp da bunu gündeme getirmediler. Bunun için sert tartışmalar yaşanmadı. Yönetimi bu konuda açıklama yapmaya zorlamadılar, iki vefat olmasına rağmen hala zorlamıyorlar. Niye biliyor musunuz? Çünkü biliyorlar ki bu insani durum, hassasiyet gerektirir. Herkesin konuşması gereken anlar vardır, herkesin bir insan canı için, kutsal bir insan hayatı için susması gereken anlar vardır. 3 aydır bütün uyarılarımıza rağmen, bugün gelen TÜSİAD heyetine basın özgürlüğü ve bu konuları açtığında kendilerine de söyledim, basın özgürlüğü veya eleştiri bir haktır ama bunun da bir etik sınırları var. Başka bir insanın hayatı sözkonusu olduğunda dikkatli davranılmazsa bir insan hayatından daha aziz olan bir başka özgürlük olabilir mi?"
 
Son 3 aydır kendilerinin her gün açıklama yapmaya zorlandıklarına dikkati çeken Davutoğlu, "Hala geçen gün Meclis'te eski bir diplomat sorumsuzca bunu gündeme getiriyor, sorumsuzca. İsteniyor ki biz açıklamada bir takım şeyler söyleyelim ve karşılığında rehinelerimiz zarar görsün. Bundan memnun mu olunacak? Beni bu sorumsuzluk ve muhalefetin duyarsızlığı gerçekten üzüyor, basında da bazı duyarsızlıklar. Nihayetinde herkes bunun sebebini biliyor. Ben Anadolu'ya gittiğimde ailelerle bazen bir araya geldiğimde onlar anlıyorlar onu; neyi, niçin yaptığımızı. Bunu gerçekten anlamakta zorluk çekiyoruz" değerlendirmesinde bulundu. 
 
"Birinci öncelik o canlarımızın, ailelerine en kısa zamanda kavuşması"
 
"Bir aşamada, o ne zamansa sizce ne zamandır, onu sormak isterim size. Ne zaman bu iş niye başımıza geldi, niye Türkiye bu durumda kaldı, niye insanlarımız bu durumda kaldı? Bunu sorgulayacağımız..." demesi üzerine Başbakan Davutoğlu, sorgulamanın her zaman mümkün olduğunu dile getirdi.
 
Davutoğlu, olayın yaşandığı gün bunu kendi içlerinde sorguladıklarını belirterek, "Nerede, kimler herhangi bir yanlışlık veya yanlış değerlendirme yaptı mı?" diye Bakanlıkta bütün ekibini toplayarak, bunu sorguladıklarını anlattı.
 
Belli önceliklerin olduğuna işaret eden Davutoğlu, "Birinci öncelik şu anda o kardeşlerimizin, o canlarımızın ailelerine en kısa zamanda kavuşması. Yapabileceğimiz ne ise bunu yapacağız. Daha önce öyle olaylar yaşadık ki Afganistan'da uzun bir kaçırılmadan sonra ailesine ve kaçırılan kod adı 'mühendis' diye bildiğimiz bir vatandaşımıza susması telkin edildi. Anadolu insanları, sustular, devlete güvenip sustular. 1,5 yıl sonra, ben her gün takip ediyordum her türlü araçla Afganistan'dan, giden elemanlarımıza 'ne zaman geliyor mühendis' diye... Geldi mühendis, evine de döndü. Gerçekten 'mühendis' değil, kod adı böyleydi. Şimdi beklediğimiz tek şey şu: Sorumluluk içinde davranılması. Tutup da 'IŞİD ile bu konuda şu müzakereler yürütülüyor' diye ortalığı asılsız haberlerle velveleye verdiğiniz zaman, bunları bu konuda hassasiyet göstermek için devlet adamı olmaya gerek yok, bu olayları çok yakından takip etmeye de gerek yok. İnsan olmak yeter, insan olmak ve empati yapmak, onlar yerine düşünmek, onların aileleri yerine düşünmek yeter ama maalesef devlet adamı olma iddiasındakiler dahi bu konuda insani bütün duyarlılıktan uzak davranıyorlar" diye konuştu.
 
Davutoğlu, sabırla beklenilmesi gerektiğini vurgulayarak, her türlü tedbiri alacaklarını, ellerinden geleni yapacaklarını ifade etti.
 
Bu zor durumun başka ülkelerin de başına geldiğine değinen Davutoğlu, "Önemli olan burada hepimiz tam bir milli birlik ve beraberlik içinde hem onlar için dua etmeliyiz hem de elimizden gelen her türlü gayretle zaten çalışmakta olan devlet birimlerimize destek olmayız, köstek değil" dedi.
 
Obama'nın IŞİD stratejisi
 
Davutoğlu, Obama'nın açıkladığı IŞİD stratejisini yeterli bulup bulmadığına ilişkin bir soru üzerine, bunun, stratejinin ne kadar kuşatıcı ve sadece güvenlik parametreleri değil, siyasal parametreleriyle desteklenip desteklenmediğine bağlı olduğunu vurguladı. 
 
Sahipsiz kitlelere sahip olabilecek ve onların sözcüsü olabilecek insanlara meşru yollar açılması gerektiğini ifade eden Davutoğlu, "Meşru yoldan kasıt, Suriye rejimi eğer devlet olarak devam edecekse yüzde 12'lik bir kesimin elinde olarak; bu yüzde 12 Sünni de olabilirdi, diğerleri Şii olurdu hiç önemli değil, o zaman da Sünniler idare edemezdi Suriye'yi. Siz, hala 'Bu yüzde 12'lik yapı bütün istihbaratı, bütün orduyu, bütün devleti kontrol edecek, diğerleri de parya gibi yaşayacak' derseniz, bu sürmez artık" diye konuştu. 
 
Davutoğlu, 1980'li yılların Baasçı, tek partici, baskıcı yöntemlerle yaşayan rejimlerinin bittiğini belirterek, "Ne Hafız Esad, Nusayri olarak bunu sürdürebildi ne de Saddam Sünni olarak sürdürebildi. Burada Sünni olmak, Şii olmak, Nusayri olmak önemli değil, önemli olan siyaset yöntemi. Halka barışık olmayan rejimlerin başına gelecek olan budur. Bu strateji, bu boyutu da kapsarsa olur. Ama 3 sene önce Amerikalıların Irak'tan çekildiği gibi 'Çekilelim, şimdi de IŞİD'i ve radikal grupları tasfiye edelim, sonra ne olursa kendi haline bırakalım' denilirse, işte o zaman başka yapılar çıkar. O gider başkası gelir ve biz hala bununla boğuşur oluruz" görüşlerini dile getirdi. 
 
"Türkiye yeniden kilit bir aktör konumuna mı geldi?" sorusuna, "Kesinlikle" yanıtını veren Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Türkiye'nin katkısı her aşamada istendi. Eğer şu gün Bağdat'ta Abadi Hükümeti kurulabilmişse, Bağdat'ta herkes, ilgili taraflar da bilir ki bunda en büyük katkı sağlayan ülkelerden biri Türkiye'dir. Çünkü meclis seçimlerinden başlamak üzere ilişkide olduğumuz herkes, şimdi artık geçmiş olduğu için söylüyorum; meclis seçimi sürerken ramazandı, ben iftarda bir sünni liderini, sahurda bir başkasını ağırlıyordum. 3-4 gün mümkün olduğu kadar 'Aman birlikte bir adayda anlaşın ki başbakanlıkta da bir değişim olsun' diye. Yani bunların hepsi birbirine bağlıydı, bu 3-4 ay içinde. Meclis başkanı seçimi yapılamasaydı Sünniler arasında, Kürtler cumhurbaşkanı seçimi yapamayacaktı. O olmasaydı başbakanlık seçimi olmayacaktı. Herkes de bilir ki bütün bu aşamalarda Türkiye'nin pozitif katkısı oldu ve bugün de katkı vermeye hazırız."
 
Başbakan Davutoğlu, "ABD, eğer Esad rejimini de sürecin sonunda gönderecek bir perspektif koyarsa, bu sizi motive eder mi?" sorusu üzerine, "Tabii, zaten bizim arzu ettiğimiz de bu. Bizi birinin motive etmesine ihtiyaç yok. Bizim kendi stratejimiz, kendi perspektifimiz var ve yeterince de motivasyona sahibiz. Mesele, diğerlerinin motive olmaları. Ama ne yönde motive olacaklar? Mısır'da olduğu gibi Suriye'de de 'Otoriter bir rejim gelse de olur' derlerse, o zaman yine yol ayrımı olur ya da Irak'ta olduğu gibi 'Bir kesim tam egemen olsun' denirse, yine yol ayrımı olur. Müttefikler anlamında demiyorum, değişik görüşler arasında. Ama eğer 'Suriye'deki her kardeşimiz, etnik mezhebi ve etnik kimliği ne olursa olsun, eşit vatandaşlar olarak siyasal sisteme katılacaklar ve Suriye'de demokratik bir istikrar sağlanacak' denilirse, biz elimizdeki bütün kaynaklarla bunun için seferber oluruz ve Suriye'nin tek kurtuluş yolunun da bu olduğunu söyler ve destek veririz" diye konuştu.
 
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin "IŞİD planına Türkiye'nin katkısı ne olacağı daha sonra netleşecek" açıklamasına ilişkin bir soru üzerine Davutoğlu, şunları söyledi:
 
"Bizim bölgede ne yapılması gerektiği hususunda zihnimiz her zaman net ve berrak oldu. Hiçbir zaman herhangi bir ziyarette de bu netlik, bu berraklık ne arttı ne eksildi. Tabii istişarelerle gelişiyor ama zihnimiz hiçbir zaman flu olmadı. Bundan bir sene önce ne kadar netse, şimdi de bildiğimiz şu: Eğer ortak bir çaba gösterilmez ve bölge halkları kazanılmazsa, Irak'ta, Suriye'de, bugün almadığımız tedbirler yarın daha büyük felaketlere yol açar. Geçmişte almadığımız tedbirlerin bugünkü felaketlere yol açması gibi. Onun için hepimizin, bütün aktörlerin tam bir duyarlılık içinde, ihtilafları da bir kenara koyarak, ortak tehditleri ve bölge istikrarını yok eden unsurlara karşı geliştirilecek politikaları birlikte geliştirmemiz lazım." 
 
"Başarı sağlamak mümkün değil"
 
Başbakan Davutoğlu, hükümetin 6 Eylül'de güvenoyu aldığını, güvenoyu alır almaz Konya'ya gittiğini, orada açılış yaptığını ancak bu güzel seyrin arkasından eve döndüğünde komşuların tebriklerini kabul ederken, Şişli'deki asansör kazası haberini aldığını anlattı. 
 
Bu makamlarda bulunmanın ağır sorumluluk olduğunu ve 77 milyonun her an başına gelen bir şeyi hissetmekle ilgili olduğunu dile getiren Davutoğlu, "Ertesi gün doğduğum yere, Taşkent'e gidecektim. Tabii yol boyu bütün ilçelerde çok ciddi coşkulu toplantılar planlanmıştı. Bütün o toplantıların coşku kısmını, müzikli veya diğer şeyleri iptal ederek ama söz verdiğim için de orada hemşehrilerimizle buluştuk. O 24 saat içinde emin olun, her an acaba bu konuda nerede, ne eksiklik var bunu düşünmekle geçti. Geceleyin Çalışma Bakanımızı aramıştım, hemen oraya intikal etmesi için, İçişleri Bakanımızı güvenlik tedbirleri alması için. Çalışma Bakanımız gece boyu orada kaldı ve bilgilendirdi. Anlattığı şeyler bizi çok üzdü ve gerçekten tüyler ürpertici denilebilecek nitelikteydi" ifadelerini kullandı. 
 
Davutoğlu, pazartesi günü Bakanlar Kurulunun ağırlıklı gündemini bu konunun oluşturduğuna değinerek, öncelikle konuyla ilgili bakanları dinlemek istediğini belirtti. Ahmet Davutoğlu, bu tür durumlarda resmi tam görmeden, tabloyu tam hissetmeden ve zihninde canlandırmadan herhangi bir analiz yapmanın, tedbir veya eylem planı açıklamanın doğru olmadığını söyledi.
 
Bütün bakanlara bu konuda bir eylem planı geliştirilmesi talimatı verdiğini ve bunu değerlendirdiklerini bildiren Davutoğlu, daha sonra Bakanlar Kurulunda alınan bir kararla bütün bakanlıkları tek tek ziyaret etmeyi planladığını ve o gün ilk ziyareti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapacağını, ardından da bütün sendikalarla, işveren kuruluşlarıyla buluşacağını söylediğini dile getirdi. 
 
Davutoğlu, bu zaman zarfında da Haziran 2012'de çıkarılan yasayı incelediğini, birçok kişiyle temas kurduğunu ve mümkün olduğu kadar bu konuyla ilgili nerelerde aksama olduğunu tespit etmeye çalıştıklarını aktardı. 
 
Bugün öğleden önce Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilileriyle görüşmesinde, geçen bir hafta içinde derlediği bilgiler ışığında bazı sorular sorduğunu, öğleden sonra da paydaşlarla bir araya geldiklerini anlatan Davutoğlu, öğleden sonra yapılan toplantıda, konunun gerek işveren gerekse işçi sendikalarının olduğu bir ortamda açık yürekli konuşulmasından memnun olduğunu ifade etti.
 
Başbakan Davutoğlu, iş güvenliği konusunda üzerinde çalışılması gereken 4 alan gördüğünü vurgulayarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Yasal alanda ne yaparsanız yapın, diğer alanlardaki uygulamada yeterli etkinlik gösterilemezse, başarı sağlamak mümkün değil, benim gözlediğim. Birinci alan süreç yönetimi. Bizde maalesef şöyle bir kanaat var, sadece bu konuda değil, diğer konularda da, 'Kanunu çıkaralım, saldım çayıra mevlam kayıra' şeyiyle, kanun kütüphanelerde, köşelerde dursun, bir problem çıktığında başvurulmak üzere dursun. Bir problem çıktığında başvurulmak üzere dursun ama bir problemi engellemek için değil de... Bunu sadece kamu için söylemiyorum. İşveren sendikalarına, işçi teşkilatlarına da açık söyledim bunu: Bu kanun sizler için çıktı. Ama benim, bu 10 işçimizin vefat ettiği kazada derinlemesine baktığımda olaya gördüğüm şey ve emin olun bütün görüşleri de alarak, olayın oluş şekliyle ilgili bir resim zihnimde canlandıktan sonra bu sonuca vardım. Kanun bir yerde duruyor, uygulama ise kanun hiç çıkmamış gibi bambaşka bir alanda seyrediyor. O zaman ona bir el atmamız gerekiyor. Bakanlar Kurulunda arkadaşlara, bütün bakanlara talimat verdim, bu tecrübeden hareketle. Bundan sonra bir kanun çıktığında, bu kanunla ilgili ciddi bir eğitim ve oryantasyon yapılacak." 
 
Süreç yönetiminde, bakanlıklar, kurumlar, yerel yönetimler arası ve bütün teşkilatlarla koordinasyon olması gerektiğine işaret eden Davutoğlu, bu konuda mutabık kalındığını, iş güvenliği mekanizması gibi bir mekanizma kurulacağını ve burada bütün tarafların bir araya gelerek çalışacağını belirtti. 
 
Davutoğlu, kriz yönetiminde ve olay olduğunda da tarafların temas edip, tedbir alması gerektiğini anlattı. 
 
İkinci alanın "insan faktörü" olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Bütün bu mekanizmalar olsa, yasalar da olsa, o asansöre binen kardeşlerimiz ve o asansörün komutasını alan kardeşimiz, eğer iyi yetiştirilmemişse, eğitilmemişse, düğmeye geç bastığında da kaza olur, erken bastığında da kaza olur. O zaman meselemiz şu: O insan faktörünü, ona nasıl hazır hale getiririz?" dedi.
 
"Hiçbir maliyet bir kaza olduğunda bir işverenin kaybedeceği itibarından daha pahalı değildir"
 
Davutoğlu, bugün Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanından bilgi aldığına değinirken, mesleki yeterlilikle ilgili belgelendirme, sertifikalandırmanın bütün Türkiye'ye yayılamamış olduğunu fark ettiğini ifade etti.
 
"Ne iş yaparım" anlayışının iş kazalarına yol açan insan faktörüyle ilgili olduğunu aktaran Davutoğlu, "Bundan sonra işçi tabiri olmayacak. İşçi ve emekçi tabiri her zaman saygı duyduğumuz şey ama inşaat işçisi denilecek, onun alt kademelerine inecek, betoncu, kalıpçı denecek, ne ise... Bugün aldığımız kararla, Bakanlar Kurulunda da konuşmuştuk, Mesleki Yeterlilik Kurumunun 2016 başında vermeye başlayacağı sertifikalandırma süreci, 2014'ün sonunda başlayacak. 1 Ocak 2015 itibariyle işçilerle ilgili sertifikalandırma ve yeterlilik belgeleri verilecek. 'En tehlikeli', 'tehlikeli', 'vasat' gibi değişik kategoriler var. Öncelikle en tehlikeli ve tehlikeli kategorilerdeki işçiler bu şeyden geçecekler" diye konuştu. 
 
Davutoğlu, üçüncü alanı "sosyal duyarlılık" şeklinde açıklayarak, "İş güvenliğiyle ilgili hiçbir maliyet, bir kaza olduğunda bir işverenin kaybedeceği itibarından daha pahalı değildir. Şimdi düşünün o firma, çok büyük projeler yapan, milyarlarca dolarlık proje yapan bir firma bir anda kendi işçisine özen göstermeyen firma durumuna düşüyor. Bunun getirdiği maliyet, orada iş güvenliği için alacağınız maliyetin yanında çok yüksek bir maliyet. Herkesin buna özen göstermesi lazım" değerlendirmesinde bulundu. 
 
İlkesel olarak bütün işverenlere seslendiğini vurgulayan Davutoğlu, "Acaba işverenlerimiz, 2012 Haziranında çıkardığımız İş Güvenliği Yasasını yeterince incelediler mi? Sorumluluklarını biliyorlar mı? Biliyorlarsa, bunun gereğini yapmaları lazım" ifadelerini kullandı.
 
Davutoğlu, cezaların artacağına ancak bunun yanı sıra ödül mekanizması da getirileceğine dikkati çekerek, işine özen gösterenin ödülünü alacağını, işine özen göstermeyenin de en şiddetli şekilde cezalandırılacağını bildirdi. 
 
İşçi sendikaları temsilcilerine, üyelerini iş yasasının getirdiği haklar konusunda eğitime tabi tutup tutmadıklarını sorduğunu dile getiren Davutoğlu, yasaya göre işçinin "Burada güvenliğimi teminat altında görmüyorum ve çalışmıyorum" diyebileceğini, yasanın evrensel standartlarda olduğunu kaydetti. Davutoğlu, işçi sendikalarına, işçileri eğitme çağrısında bulundu. 
 
Başbakan Davutoğlu, bugün de ailelerle görüştüğünü ifade ederek, "O kadar üzüntü verici hikayeler var ki. Bir tanesi Giresun'daydı, ağlayan bir baba. Bir tanesi Bursa'da bir anne. Geri bıraktıklarınız o kadar kıymetli ki. Siz de kıymetlisiniz işçi kardeşlerim, o haklarınızı bileceksiniz" dedi. 
 
Denetimin ciddiye alınması ve kağıt üzerinde olmaması gerektiğine vurgu yapan Davutoğlu, "Bir denetçinin, bir müfettişin, gittiği yerde çay bile içmesi doğru değil. Çay bile içmeyecek. Denetimini yapacak. Eğer çay kabul ederse, arada doğan samimiyet, hukuk, bazı eksikleri görmeye engel olabilir. Yemek yemeyecek. Bugün bana verilen bazı bilgiler, işverenin arabasıyla gittiği gibi. Olmayacak, kendi arabalarıyla gidecekler. Bu arabalar sağlanacak ki arada doğan samimiyet, oradaki bir eksikliği görmeye engel olmasın. Gidecek ve görevini yapacak" şeklinde konuştu.
 
Asansör kazası
 
Davutoğlu, Kanal 24'te katıldığı canlı yayında, Mecidiyeköy'deki asansör kazasında ölenlerden birisinin babasıyla yaptığı telefon görüşmesinde babanın kendisine tepki gösterdiği şeklinde haberler yer aldığının hatırlatılması üzerine, şunları söyledi: 
 
"Biz o gece bir taraftan işçilerimize yanarken, bir taraftan da 'acaba provakatörler ne yapar?' diye kaygılanıyorduk. Buradan da zikrettiğiniz olayı bütün basın bildiği için, normal şartarda belki zikretmezdim ama basına da bütün sivil toplum kuruluşlarına bu anlamda çağrı, tepki gösterelim ama tepkimiz işin esasına olsun. Yoksa birilerine zarar vermek niyetiyle olmasın. Bizi eleştirebilirsiniz, başka partilere oy verebilirsiniz. Bunlara saygı duyarım ama bizi eleştirmeyi, hükümet üzerinden bir provakasyona yöneltirseniz, o vefat eden işçilere de bundan sonraki işçilere de en büyük zararı vermiş olursunuz. Nitekim bir babayı aradım. İsmini zikretmek istemiyorum. Aramamızdan dolayı memnuniyeti ifade eden çok güzel sözler sarfedildi her telefon görüşmesinde. Bu acılı baba, evladını kaybetmiş, teşekkür etti. 'Bunları takip etmeniz lazım' dedi. 'Hep beraber takip edeceğiz, merak etmeyin' dedim. Böyle dostane. Bu kadar. Teşekkür etti ve kapattık. Daha ben telefonu kapattım. Bir veya 2 saat sonra internete düşen bir haber, 'acılı babadan Başbakan'a tepki.' Önce konuşmak istememiş güya. Sonra demiş ki bana, 'Ben sizi mahkemeye vereceğim. Bunun sorumlusu hükümettir.' İşte vesaire, vesaire. Hiç böyle bir diyalog yok. Biliyorsunuz kriz dönemlerinde hemen açıklama yapmak gerekir, hemen açıklama yapıldı: 'Bu diyalog doğru değil' diye. Ertesi gün de ben teşekkür ediyorum o babaya. O acılı haline rağmen, 'Sayın Başbakanla aramızda böyle bir diyalog geçmemiştir' diye kendisi de açıklama yaptı. Şimdi bu diyalogu kim üretir?" 
 
"Biz telefona sarıldığımızda bu tepkileri de hesaba katarak sarılırız" diyen Davutoğlu, "Hatta Bakanlar Kurulu toplantısında arkadaşlarıma şunu söyledim, 'Bundan sonra herhangi bir yerde bir insani durum yaşandığında, hangi bakan gidecek? diye bana sormayın. Hemen, kimin alanıysa gidecek, madense enerji bakanımız, başkasıysa o.' Eğer bir vatandaşın gözünden tek bir damla yaş düşmüşse, onu ilk biz göreceğiz, provakatörler görmeden veya onun ailesi dahi görmeden. Önce bakanlarımız ya da yetkililerimiz görecek. Çünkü o dert bizim derdimiz. Şimdi burada olmayan bir diyalog üzerinden insanlar tahrik ediliyor. Böyle bir tahrik esnasında, bir gösteri olsa... 'Başbakanı mahkemeye verecekmiş, Başbakan sorumlu' diye insanlar sokağa döküldü. Bir kişiyi daha kaybettik ya da yaralanma oldu. Bunun vebali kimin? Bunun o aileye, iş güvenliğine faydası ne? Bu da ayrı bir alan" diye konuştu.  
 
Başbakan Davutoğlu, "Haber gerçek olmuş olsaydı. Bir daha böyle bir olayda aileleri aramaktan imtina eder misiniz?" sorusu üzerine, bir an dahi tereddüt etmeden yine hemen arayacağını söyledi. 
 
Görevde bulunduğu sürede kendisine en zor gelen şeyin, şehitlerin cenazesine katılmak olduğunu dile getiren Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Desinler ki 'Dünyayı bir buçuk kere dolaş, hiç uyuma.' Hiç yüksünmem ama acılı bir babaya, anaya sarılıp, onun acısını yüreğinizde hissettiğinizde bütün ellerinizin, yüreğinizin boşaldığını hissediyorsunuz ama orada bulunmanız lazım. O acılı anne size sarılacak. Sitem de edecek. Baba gerektiğinde dönüp birşeyler de söyleyecek. Söylediği zaman bir kez daha sarılacaksınız ki devletin merhametini hissetsin. Aksi takdirde biz bu sorumlulukları niye üstleniyoruz? Bugün olsa, tepki de göstermiş olsaydı ben yine arardım, hatta evine giderdim. Bu bizim görevimiz. Bu tepkiler o esnada insani bir tepki. Bir olayda bir şehit babası önce sarıldı, sonra döndü bir tepki gösterdi. Bir daha sarıldım ben ağlayarak. Ardından bir daha sarıldık. Bu normaldir."
 
"6 günlük bebeğimi kaybettim"
 
Başbakan Davutoğlu, Malezya'da bulunurken 6 günlük çocuğunu kaybettiğini açıklayarak, "Doğum sonrası olan bir rahatsızlık nedeniyle. Hala onun sızısı içimdedir. Ben bunu yaşayan biri olarak, 6 günlük bir bebek için hissettiğim şey. Malezya'da meftundur. Hala beni oraya bağlayan bir hatıra olarak görürüz eşim de ben de. Onun sızısı hala bendedir. Hatta bazen ben hislendiğimde eşime diyorum ki, 'Allah sana kolaylık versin. Benim için 6 gündü ama sizin için 9 ay 16 gündü.' Halbuki bugün konuştuğumuz bir annenin 21 yaşında oğlu. Normaldir. Sitem etse de hakkıdır ama etmediği bir sitemi provakasyona alet ederseniz, o bu toplumsal düşünce de değil. Nihayet yasal alan yani bu 4. alan olarak, süreç yönetimi, insan faktörü, eğitim, sosyal faktör, bilinçlendirme ve bütün bu ilgili paydaşların yaptığı çalışma yasal zeminde yapılacak olanlar" ifadelerini kullandı. 
 
Başbakanlık Teftiş Kuruluna talimat verdiğini anlatan Davutoğlu, "Talimatım şu: 'Sadece bu olay değil. Onu da içine alın, 2012'de çıkan yasadan sonra olan bütün kazaları alın, hepsini etüt edin. Bu yasada eksik bir şey varsa onu söyleyin. Yasanın uygulanmasında eksiklik varsa tespit edin. Bunu genelge ya da yönetmelikle düzenleyelim. Uygulamanın kendisinde, alanda bir eksiklik varsa onu tespit edin.' Şimdi bu teftiş raporunu bekliyorum" dedi.  
 
Davutoğlu, iş yerlerinde barınılan yerlerin son derece kötü olduğunu kaydederek, buradaki problemin de ana işveren ile taşeronlar arasındaki sorumluluk, yetki gibi konulardaki dağınıklıktan kaynaklandığını söyledi. 
 
Taşeronun dünyanın her yerinde olduğuna dikkati çeken Başbakan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: 
 
"Çünkü büyük bir firma işi alıyor. Elektrik işini, başka işi başka birine veriyor. İstisaslanma bakımından da küçük şirketlerin önün açan birşey. Olumsuz değil ama o ana firmanın, bütün taşeronların bu işi nasıl yaptığını ve iş güvenliğini nasıl yaptıklarını takip etmek onun sorumluluğunda. 'Bunu taşeron yaptı' diye terk edilemez. Taşeronların her birisi de tek tek sorumlu. Yani, eskiden böyle vardı. Bir inşaat yapacaksınız. Bir kalfa çağırırsınız. O kalfa her şeye bakar, eder. Öyle değil artık. Bunun hele hele böyle büyük milyarlarca dolarlık bir projede bunların hepsini tasarlanmış olması lazım." 
 
Başbakan Ahmet Davutloğlu, olaydan sonra bir gazetecinin kendisine, "İLO sözleşmesine niye uyulmuyor?" diye sorduğunu ifade ederek, "Onun üzerine tekrar tetkik ettim. İLO sözleşmesinin öngördüğü bütün hususlar, aslında 2012 yasası ile gerçekleşmiş. Öyle de bir kanaat var ki bizde, hafif bir kompleks, dünyada herşey çok iyi bir biz de problemli. Öyle değil. Tabii dünya standartlarına gelinmesi için yapmamız gereken çok şey var ama İLO'nun birçok unsuru yasa ile gerçekleşti. Son kalan 166. ve 167. maddelerle ilgili de tekrar Meclis'te hazırlık yapılmıştı. Sunulmaya hazırdı ve ekimi bekliyorduk. Şimdi onu da sunduk. Böylece İLO şartlarının hepsi yerine geliyor ama şartları yerine getirmek değil. Kağıt üzerinde şartlar yerine gelir. İnsanımız eğitilmemişse, önemini kavrayamamışsa yine bu problem var" değerlendirmesinde bulundu. 
 
Okullara sosyal iş güvenliği dersi
 
"Entegre bir statüye ihtiyaç var" diyen Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Herkes elini taşın altına koymalı. Biri diğerini suçlayarak değil, hepimiz, bir daha bu olayların yaşanmaması için kamu görevi olarak bizler, müfettişler, denetçiler gereğini yapacak. Kurallar koyarken, denetlerken gereğini yapacağız ama bunun yanında işveren üzerine düşen sorumluluğu yapacak. İşçi sendikaları, işçileri bilinçlendirecek. Sendikalaşma oranımız hala yüzde 9 ise tabi sıkıntı var. Bunların önünü açmamız lazım. Sendikaların da gerçekten sendikacılık yapması lazım. Gerçek anlamda işçi ile ilgilenmesi lazım. Tabi her STK'nın yasal görüşü olur ama sendikanın birinci şeyi işçiyi, işçinin haklarını korumak. O alanda eğitim yapılmalı. Bütün okullara, özellikle meslek liselerine yani ilgili okullara, teknisyen erbabı yetiştiren yerlere sosyal iş güvenliği dersi koymayı planlıyoruz ki bu bilinç yaygınlaşsın. Daha eğitim esnasında yetişenler bu bilinçle yetişsinler." 
 
Davutoğlu, ölümlü kazalarda Türkiye'nin kötü istatistiğinin olduğunun anımsatılması ve "Teröre sıfır tolerans gibi böyle bir yaklaşım içinde misiniz?" sorusuna, "Kesinlikle. Bir iş güvenliği seferberliği başlatmalıyız. Önümüzdeki 15 gün veya en geç bir ay içinde, bugün oraya katılan sendikalar dışında, bütün çalışma hayatıyla ilgili bütün kurumların, tarafların katılacağı, belki birkaç yüz kişiyle son bir istişare yapıp, bir iş güvenliği seferberliği ilan etmek gerekiyor. Yani bir seferberlik halinde herkesin bu alanda, aynı işkenceye sıfır tolerans gibi, iş kazalarına sıfır tolerans noktasında... İş kazalarını yok etmek mümkün değil. İnsanoğlunun olduğu yerde herşey yaşanabilir ama işkence, sigarayla mücadele gibi alanlarda yaptığımız şekilde, kamu spotlarıyla bilinçlendirmeyle bunun üstesinden gelmemiz lazım" cevabını verdi. 
 
Başbakan Davutoğlu, "Son çıkan torba yasada, DEİK bakanlığa bağlandı. Ulusal güvenlikle ilgili 15 günde bir, çözümle ilgili başka bir toplantı olacak. Kamu yönetimine yeni kurullar, yeni anlayış mı geliyor yoksa, 'Davutoğlu tarzı' dediğimiz yeni bir yöntem mi bu?" sorusu üzerine, "Şimdi doğru tespit ettiniz. Biraz önce kritik bir kavram kullandım 'süreç yönetimi' diye. Yani bazı politika oluşumları, iç politikada da dış politakada da böyledir, gerçekten teamül oluşana kadar ve bir yerleşmiş davranış kalıpları oturuna kadar süreci iyi yönetmek gerekiyor. Yani noktasal yönetim değil. Noktasal yönetimde kriz çıkyor. Yönetiyorsunuz, bırakıyorsunuz. Lisede şöyle derlerdi, benim de pek beğendiğim bir kavram değil ama 'İşe Türk gibi başla, şunlar gibi bitir' derler. Öyle birşey yerleştirmeliyiz ki biz Türk gibi başlamalayız ve zamanla insanlar demeli ki 'Bunlar Türk gibi bitiriyorlar' işe heyecanla başlamak bizim doğamızda var ama bazen çabuk dikkat dağılıyor. Başka işlere yöneliyoruz" diye konuştu. 
 
"Sürecin yarısı geçildi"
 
"Çözüm sürecini ritmik, dakik bir şekilde takip etmemiz lazım bütün arkadaşlarla birlikte" diyen Davutoğlu, "Söylem birliği oluşması lazım. Sürecin yönetilmesi, operasyonel yönetim bağlamında herkesin birbirinden haberdar olması lazım. Dişler birbirine geçtiğinde birbirini çalıştırması lazım. O bakımdan şimdiye kadar tabi bunlar yapıldı ama çözüm sürecinde öyle bir noktaya gelindi ki artık bundan sonra nihai noktaya varabilmek için çok daha yakın takip gerekiyor. O bakımdan, çözüm sürecini benim başkanlığımda ilgili bakan, müsteşar arkadaşlarımının katılımıyla bir mekanizmaya oturttuk ve ilk neticelerini almaya başladık olumlu anlamda söylüyorum. İnşallah önümüzdeki dönemde çözüm süreci, 2013 martında Diyarbakır'da konuşmamda vurguladığım bir husustu, sonra basınla da paylaştım, çok hızlı akan bir nehirde karşıdan karşıya yürümeye benziyor. Nehir çok hızlı akıyor ve çünkü etrafımızda, Kürt sorunu etrafında Irak'ta, Suriye'de, değişik ülkelerde yaşananları ve dinamik şartları görüyorsunuz. Sürekli değişiyor. Siz de diyorsunuz ki 'Birlikte şu karşıya yürüyelim.' En kritik an yarıya geldiğinizi hissettiğiniz andır. Çünkü ondan sonra kulaçları sıklaştırıp, karşıya geçmeyi düşünürsünüz ama daha yarıya gelmediğinizi düşünürse geriye dönmek hep zihninizdedir. Tarık bin Ziyad'ın gemileri yakması gibi" değerlendirmesini yaptı. 
 
Başbakan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Sürecin yarısı geçildi. Son yasa çözüm süreciyle ilgili haziranda geçirdiğimiz yasa, yarıyı geçtiğimizin işareti. Artık hiçbir kurum, yetkili, 'Sayın Fidan'ın başına gelen şey benim başıma da gelir mi?' diye düşünmeden, 7 Şubat'ı hatırlayın, bu karşıya kadar yüzme iradesini gösterir. Korunmuş, hukuki alt yapısı var. Bu askeri yetkililerimiz için de böyledir, istihbari yetkililerimiz için de. Artık mazeret yok ama karşı tarafın da aynı iradeyi göstermesi lazım. Açık söyleyeyim, bizim devlet olarak görevimiz, bütün vatandaşlara görevimiz, Hakkari'den Edirne'ye kadar, kamu düzenini sağlamaktır. Çözüm süreci, 'kamu düzeni bozulsa bile devlet buna tepki vermeyecek' anlayışı ile sürdürülürse, çözüm süreci olmaktan çıkar. Yani insanlar kaçırılmaya devam ederse. Dün Diyarbakır'da protesto eden ailelerle buluştum. Onlara da söyledim. Hissettiğimi anlatmak için öylesine gözyaşları döküyorlar ki. Masumlar masumu böyle 15 yaşlarında bir kız resmi ile bir anne duruyor. Evlatları dağa çıkarılanlar, kaçırılanlar. Öbür tarafta biri diyor ki, 'Benim oğlum hafıztı. Mümkün değil bunlara katılması. Buna bir takım uyuşturucu vesaire verdiler.' Herkesin bir hikayesi var. Bu bana Kandil'e kadar gitmiş, bunlar afaki olaylar değil, 'Evet senin çocuğun burada' demiş ama 'göstemeyeceğiz' diye cevap aldığı olaylar var." 
 
"Eğer çözüm süreci, ülkeye barış getirmek için yapılıyorsa, önce bu gençlerin kurtarmamız lazım" diyen Davutoğlu, "Şimdi burada HDP ve ilgili taraflara söylüyorum: 'Çözüm süreci devam edecek ama biz gençleri kaçırıp götürmeye devam edeceğiz. İnşaatları, oraya refah götürmeye yönelik yol, baraj inşaatını engellemeye devam edeceğiz' denirse, bunun adı çözüm süreci olmaz. O zaman devlet de kamu düzenini sağlamak için tedbir almak zorunda kalır. En büyük kötülüğü oradaki Kürt kardeşlerimize yapıyorsunuz. Bunları hepsi annelerin bir kısmı Türkçe bilmiyorlardı. Tercüme ile konuştuk. Yazık değil mi bu anneye? Hem çözüm olmuş, ortada şey var. Bu annenin gözyaşına sebebiyet vermek insani bir durum mu?" şeklinde konuştu. 
 
"Ulusal ordu mefhumu yok oldu"
 
Ulusal güvenlik mekanizması kapsamında, çevrede güvenliği doğrudan ilgilendiren kırılganlıklar olduğunu belirten Davutoğlu, yakın takip gerektirdiğini söyledi.
 
"Çevremizde 7-8 ülkede, kamu otoritesi kalmadı, ordu kalmadı" diyen Davutoğlu, ulusal ordu mefhumunun yok olduğunu dile getirdi.
 
Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da, Ukrayna'da... Böyle bir durumda risk her zaman söz konusu. Sınır boylarımızdaki gelişmeleri, askeri yetkililerimizle, istihbari yetkililerimizle, diplomatik yetkililerimizle daha yakın takip etme ihtiyacı hissettim. Milli Güvenlik Kurulumuz (MGK) iki ayda bir, bunu da özellikle çarşamba günü yapmayı düşünüyoruz. Bir hafta çözüm süreci..."
 
Perşembe gününün devlet günü olduğunu ve devlet yetkililerinin birbirleriyle görüştüğünü anlatan Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Hepimizde Cumhurbaşkanına ayrı ayrı çıkarız. Orada aldığımız kararları Cumhurbaşkanına da arz ederek, hep beraber, hem çözüm süreci bağlamında, hem de ulusal güvenliğimizi ilgilendiren hususlarda atacağımız adımlarla bir ortak devlet aklı oluşturmak. Devlet aklı, hani derin devlet, bu tür şeyler çıktığında hoş görünmüyor ama ortak akıl. Devletin, reflekse değil de akil devlet olarak hareket etmesini temin etmek. Bu da masa etrafında paylaşarak olabilir." 
 
MGK'nın iki ayda bir, çok daha geniş kapsamlı olarak toplandığını dile getiren Davutoğlu, "Başka ülkelerde de var bu uygulama. Biz aslında geçmişte bunu yine yapıyorduk Sayın Başbakanımızla. Sık sık toplanırdık. Uçak düştüğünde, kriz anında. Şimdi bunu daha regüle edip, kurumsallaştırmaya çalışıyoruz" diye konuştu.
 
"Türkiye kapasitesinin çok gerisinde"
 
Davutoğlu, gazetecilerin, parmağında ki sihaylığı sorması üzerine, siyahlığın sadece parmağında değil, avcunun içinde olduğunu söyledi.
 
Yazısının çok iyi olmamasına rağmen notlarını kendisinin tuttuğunu ifade eden Davutoğlu, bugün işveren ve iş temsilcilerini dinlediği sırada not alırken parmağına mürekkep bulaştığını bildirdi.
 
Davutoğlu, "Bu bana çok sık olur. Kalem ve kağıtla ilgili o kadar çok bağımlılığım var ki, mürekkep izi alnımızın yazısı. Kalemle ilgili herşey yeterki bulaşsın. Görünmüyor ama benim ceketimin her yerinden kağıtlar çıkar. O anlamda zihinsel düzenimi sistematik bakımdan iyi sayabilirim ama fiziki düzenim iyi değil. Sürekli bakıma ihtiyacım oluyor" diye konuştu.
 
Davutoğlu, DEİK'in hükümete bağlanması ve ekonomide yeni bir yaklaşım değişikliğine doğru gidilip gidilmediği yönündeki soru üzerine, kongre konuşmasında ekonomiyi kısmen ele aldığını, konunun hükümet programında daha kapsamlı olduğunu anımsattı.
 
2002'de AK Parti'nin iktidara geldiğinde Türk ekonomisinin çok küçük olduğunu belirten Davutoğlu, "Daha doğrusu dar bir gömlek gibiydi. İmkanlarımız, kapasitemiz, insanlarımızın ekonomiye yapabileceği katkı ve ekonomimizin ulaşabileceği büyüklük, o günkü kötü yönetim dolayısıyla normalden gerideydi. Hatta ben mukayese bakımında bazı konuşmalarda, Türkiye'nin, ağır sıklet bir boksörün, hafif sıklette idman yapması gibi demiştim" diye konuştu.
 
Türkiye'nin kendi kapasitesinin çok gerisinde olduğuna işaret eden Davutoğlu, şunları söyledi:
 
 "Bizim Yeni Türkiye'den de kastettiğimiz bu aslında, ekonomik anlamda en azından anladığımız bu. Sayın Başbakanımızın liderliğinde yani dönemin Başbakanı derken, o dönemin Başbakanı ifadesi ile hiç alakası olmadan söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye iyi bir yönetişimle bu atıl kapasiteyi efektif şekilde kullandı ve şu anda belli bir noktaya geldi."
 
Bu yeni dönemde niteliksel bir sıçrama yapmaları gerektiğini belirten Davutoğlu, niteliksel sıçramadan kastın, sadece atıl kapasiteyi kullanarak kalkınmayı öngören değil, muhtevayı değiştiren bir sıçrama olduğunu dilge getirdi.
 
Başbakan Davutoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
 
"Muhteva ne Türkiye'de. Bizde doğalgaz kaynakları, ekonomik kaynaklar olmadığına göre, geçmiş dönemden sömürgeci bir devlet olupta bugüne intikal etmiş bir kapital birikim olmadığına göre, elimizdeki en önemli sermaye insan. İnsan kaynağını çok iyi değerlendirmemiz lazım. Onun niteliğini değiştirmemiz lazım. En büyük sermayemiz insan ama bu insanı 49 yaşında emekli ediyoruz. Sosyal Güvenlik Sistemi itibarıyla. Üretebilecek insan bir anda köşesine çekiliyor emekli olarak ve mutsuz oluyor. Halbuki bizim daha çok insanı üretim sürecinde tutmamız lazım."
 
"Türkiye, niteliksel sıçramayı beraberinde getirmesi lazım" 
 
Başbakan Davutoğlu, önceki gün makro ekonomik durumla ilgili bakanlar Ali Babacan, Cevdet Yılmaz, Mehmet Şimşek,  Hazine, Merkez Bankası ve ilgili kurumlardan çok geniş bilgi aldığını söyledi.
 
Hükümet programını yazarken ilgili bakanların orada olduğunu belirten Davutoğlu, yapılması gerekenin katma değeri yüksek alanlarda AR-GE yi geliştirerek, teknoloji yoğunluklu üretime yönelmek olduğunu anlattı.
 
Büyük ölçeklere ve büyük hacimlere dayalı kalkınmanın yanında, rafine iyi eğitilmiş insanla daha yüksek katma değer sağlayan alanlara girilmesi gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, iş güvenliği konusunu ele alırken, eğitim meselesini gündeme getirdiklerini, eğitimin en önemli alanlardan birisi olduğunu söyledi.
 
Davutoğlu, şöyle konuştu:
 
"Türkiye'nin, ekonomik sıçrama, atıl kapasite kullanımı ötesinde bir niteliksel sıçramayı beraberinde getirmesi lazım. Bu nasıl olacak. Maalesef tasarruf oranlarımız düşük. Yatırımlarımız ve toplumu da birçok şeye alıştırdık, normaldir. Sağlık sektöründe, engelli vatandaşlarımıza yaptığımız devrim mahiyetinde yatırımlar. Bunlar sosyal devlet ilkesini ve sosyal standardı, beklentileri yükseltti. O zaman bizim daha fazla üretimle ve daha fazla gelirle bu beklentilerin çıtasını da yukarıda tutmamız lazım. Bunu nasıl sağlayacağız, esas mesele burada."
 
"İmalat sanayisi ciddi bir düşüş yaşadı"
 
"Türkiye'de imalat sanayisinin ciddi bir düşüş yaşadığı ve en azından istediğimiz yükselişe geçemediği muhakkak" diyen Davutoğlu, bunun arkasında tasarruf boyutundaki zayıflık olduğunu söyledi.
 
Tasurruf, yatırım, istihdam üçgeninin iyi kurulması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
 
"İmalat sanayisi olmadan bir ülkenin kalkınması sürdürülebilir bir kalkınma değildir. Bizim gücümüz nereden geliyor. Afro Avrasya ana kıtasının batıda Almanya, Fransa ,İtalya çizgisinden, doğuda Japonya, Çin çizgisini çekin, geri kalan bütün bölgenin en büyük üretim üssü hacim olarak biziz. Tekstilde, inşaatta, birçok alanda. Ama bu yeterli değil.  
 
Bizim yarıştığımız ve ilk 10'a girmek için rekabet halinde olduğumuz ülkelerdeki imalat sanayisinin oranı çok yüksek. Bizim imalat sanayisini, üretimi, reel sektörü mutlaka geliştirmemiz lazım. Bunun yolu inşaat sektöründen kaynak aktarmak mı? Veya inşaat sektörüne bu alternatif mi? Alternatif değil. Burada yapmamız gereken inşaat sektöründe oluşan bu birikimle imalat sektöründeki birikimle at başı bir şekilde yürütmek. Yanlış olan şu belki Sayın Babacan'ın kastettiği burada. Ekonomik rasyonalite yatırım yapmayı gerektirirken, kısa dönemde kar beklentisiyle başka alanlara kaymanın getirdiği bir risk var. Ama inşaat sektörü olmadan da bir ülkenin ekonomik motor gücünü muhafaza etmek mümkün değil."    
 
Akademisyenlere zam
 
Davutoğlu, akademisyenlere yapılacak zamlara ilişkin soruya, "Ekonomik şartlarımızın elverdiği ölçüde hissedilebilir bir iyileştirme yapmayı planlıyoruz. Arkadaşlarımız çalışıyor. Olgunlaşmayla birlikte paylaşacağız" yanıtını verdi.
 
Finansal alanda istikrar olmazsa kısa dönemde yatırımlar olacağını, finansal istikrarın tasarrufu teminat altına aldığını vurgulayan Davutoğlu, "Bizim şu anki durumumuza baktığımızda, belli alanlarda tüketim ve harcama alanındaki standartımız üretimdeki ivmemize göre daha hızlı seyrediyor. Bunun dengesini bir yerde buluşturmamız lazım" dedi. 
 
İstanbul'daki büyük yatırımlara ziyaret
 
Davutoğlu, birçok ülkeyle vize ve yatırımları teşvik anlaşmaları yaptıklarını anlatarak, birçok yatırımcının tekstil alanında yatırıma yöneldiğini, 10 sene önce Etiyopya'ya gittiğinde bir firmanın 50 milyon dolarlık yatırımı olduğunu, Afrika'ya açılım sonrasında geliştirilen ilişkiler üzerine şu anda 341 firmanın 3,5 milyar dolarlık yatırımı bulunduğunu söyledi. 
 
"Siz şantiye gezen bir başbakan mı olacaksınız?" sorusuna Davutoğlu, başbakan olmanın gereği neyse onu yapacağını, yarın Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı ile İstanbul'daki büyük yatırımları ziyaret edeceğini, yerin altına gireceğini aktardı. 
 
"Eğer bir sorumluluk omzuma yüklenmişse onu yapmak için ne gerekiyorsa yaparım" diyen Davutoğlu, "Türkiye'de başbakan olmak herhangi bir ülkede başbakan olmak gibi değil. Zihninizin bir yarısı uluslararası risklerle uğraşacak, bir yarısı ekonomiye, bir yarısı her an çıkabilecek sorunlarla. Bu anlamda da hangi alan olursa o alanın bütününe vakıf olmaksızın Türkiye'de verimli başbakanlık yapılmaz" değerlendirmesinde bulundu. 
 
İstanbul'daki yapılaşma
 
"Dikey mimari, yatay mimari meselesi var. İmar yoğunluğundan şikayet edenler var. Buradan muhalefet de yararlanıyor. Silueti bozan yapılar nedeniyle muhalefet de yararlanıyor. İstanbul'un mimari dokusu konusunda anlayışınız nedir?" sorusu üzerine Davutoğlu, son dönemdeki yoğunluğu olmasaydı önsözünü yazdığı bir kitabın yayına girmiş olacağını belirtti. 
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, kitabında özellikle şehir ve medeniyet, İstanbul'la ilgili 70 sayfa kadar bir bölüm olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:
 
"Dünyada başka böyle şehir yok. İstanbul kadimi yoğun yaşamış. Kadimden kastettiğim; modernite öncesi bütün medeniyet birikimleri. Ona başkentlik yapmış bir şehir. Moderniteyi de en yıkıcı yönü ve en olumlu yönüyle yoğun bir şekilde yaşamış. Şimdi de küresel şehir niteliği kazanıyor. Bazı şehirler var ki New York gibi, kadim bir dönemi yok. Modern bir şehir olarak doğdu, onu korumaya çalışır. Atina'nın kadimi ve modernitesi var. Atina'dan kimse küresel bir beklenti içinde değil. Bu kadar da büyük bir bina baskısı altında değil. İstanbul öylesine bir merkez ki bu üç özelliği barındırıyor. Londra'nın bile kadimi yoktur." 
 
Geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve birim başkanlarıyla toplantı yaptığını ifade eden Davutoğlu, şunları kaydetti:
 
"Bize 'Körfezin bütün petrollerini vereceğiz' deseler. İstanbul'un bir tek sokağının kıymetini tutmaz. Büyük bir hazinedir İstanbul. Gurup ve şafak biz de bambaşkadır. Tarihi doku hiçbir yerde yok. Bunları koruyacağız. Bunları korumak, bizim tarihi mekana olan borcumuz. Bunları korurken, İstanbul'un küresel bir şehir olmasını engelleyebilir miyiz veya durdurmamız gerekir mi? O da hayır. İstanbul dünyanın en büyük havalimanına sahip olacak. Bu dikey mimari anlamına gelmiyor. İstanbul'un mimarisinde yarımadadaki kadim İstanbul'a saygı vardır. Süleymaniye, Ayasofya'yla yarışarak üretilmedi. Siluet de bozulmadı. Yapmamız gereken; kadime olan bu saygıyı İstanbul'da muhafaza etmek. Saygısısızlık ne olur? Gökkafes'i oraya diktiğinizde o kadime saygısızlık etmiş olursunuz. O Gökkafes'e sesini çıkarmayanlar, başka bir yanlışa sesini çıkarıyorlar. Doğru da. 16/9 aynı yanlışlıktır Kabul etmek mümkün mü? Kabul etmek mümkün değildir. O da o da. Şehir kendi küresel dokusu içinde kadime saygısızlık yapmadan, onu baskı altın almadan, o kadimin uzak bölgelerinde yeni uydu şehirler şeklinde bir yapılaşmaya gidilirse, bu kendi doğası içinde doğru olabilir. Yeter ki İstanbul gibi bir şehri dikey mimariye mahkum etmemek, dikey mimarinin yıkıcı, tahrip edici görüntü çirkinliğine bu şehri mahkum etmemek... Maslak'a gökdelenler olarak planlayanlar AK Parti iktidarı değil. Geçmiş arka planı var. Oradaki yapılaşma yeni değil. İstanbul'a sahip çıkacaksak, bir ortak estetik, ortak vicdanla sahip çıkabiliriz. Bunu koruyalım. Mümkün olduğu kadar tarihi yarımadaya yakın alana dikey mimariyi yaklaştırmayalım. Silueti bozmak değil sadece bu."
 
Kentsel dönüşüm
 
İstanbul'un fay hattı üzerinde olduğuna işaret eden Davutoğlu, İstanbul'a insanların geleceğini, otel olacağını, ancak bunun için gökdelene gerek olmadığını, butik otel olabileceğini anlattı. 
 
Davutoğlu, gökdelenlerin nerede yapıldığının da önemli olduğunun altını çizerek, "Önemli olan kadim, modern mimari ve küresel yapının iç bütünlük içinde muhafaza edilebileceği hayat alanı, bir mimari kültür geliştirmektir. 1950'lerden itibaren o kadar büyük bir şehir göçü yaşadık ki İstanbul'un dokusunu bozan, sadece yakın dönemdeki dikey mimari değil. Hiçbir planlama olmadan, gecekondu ve aynı gecekondu alanın birbirine 'bitişik nizam' diyerek, hiçbir estetik olmadan... Esenler, Bağcılar, Ümraniye'deki belediye başkanlarının işi çok zor. Daha 80'li yıllarda oralar bozulmaya başladı. Bozukluk içinde yeşil alan üretmeye çalışıyorsunuz" dedi. 
 
Çocukluğunda Edirnekapı'nın dışının ıssız bir alan olduğunu ifade eden Davutoğlu, şimdi ise 50 kilometre ötesine kadar yan yana binalar yapıldığını bildirdi. Özel mülkiyet kavramı nedeniyle bunu değiştirmenin çok zor olduğuna vurgu yapan Davutoğlu, bu açıdan kentsel dönüşümün çok zor olduğunu kaydetti. 
 
Kentsel dönüşümü de yeni bir rant alanı içinde görmeden sosyal sorumluluk içinde şehirlerin oluşturulması gerektiğini ifade eden Davutoğlu, her yıl İstanbul'dan 16 bin ton çöp çıktığını söyledi. 
 
Başbakan Davutoğlu, ulaşım yükünün de tüneller ve metroyla aşılmaya çalışıldığını aktararak, AK Parti döneminde hayat standartı anlamında yaşanan devrimi herkesin görmesi gerektiğini belirtti.
 
İkili diyalog
 
"Onlar bizi tanımıyorlar. Mesela, dün devlet görüşmesi olarak ne olabilirdi ilk söz? İkimizin de ortak olarak söylediği: 'Bu şekilde olmuyor, özlüyoruz.' Çünkü haftalık olağan görüşme diye bir şey. Cumhurbaşkanımızla o haftalık olağan görüşme dışında bir görüşsek 'Acaba ne konuşuyorlar?' diye merak uyanıyor. Ben dışişleri bakanı olduğum zaman başbakanımızı her gün görsem kimse bir şey sormuyordu ama şimdi eğer gözlerinden ırak olmazsa 'Acaba olağanüstü bir durum mu var?' diye görülüyor. İlk sözümüz karşılıklı olarak; 'Bu gerçekten böyle olmuyor' oldu. Özlüyoruz. Çok sık beraber çalıştık, baş danışman olarak daha da yakındık. Sürekli beraberdik. Dışişleri Bakanlığında birlikte çalışma yine yoğundu. Şimdi haftalık olağan görüşme gibi bir takvimi sürdürecek gibi değiliz. Her halde felaket senaryosu yazanların aynaya bakıp utanmaları lazım. Türkiye'de seçilmiş cumhurbaşkanıyla seçilmiş başbakanın sanki rekabet eden iki makam gibi bir çatışma içine girecekleri varsayımına dayalı olarak üretilen faraziyelerin hepsi boş çıktı, boş çıkmaya devam edecek. Neden biliyor musunuz? Bizim ilişkimizi tanımlayan şey makamlar değil. Cumhurbaşkanlığı ve başbakanlıkla sınırlı olsa şu yapı kriz üretme olasılığı yüksek bir yapıdır. Türkiye'nin anayasası dengeli bir anayasa değil, tanımları doğru ortaya konmamış. Eğer kötü niyet olursa her an yetki çatışması çıkabilir."
 
Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la ortak bir ideal birliği içinde olduklarını aktararak, sağlam bir görevler ayrılığı olsa dahi ideal birliğinden yoksunluğun yine sorunlara neden olabileceğini söyledi. Erdoğan'ın uzun süre başbakanlık yaptığı için başbakanlık makamında oturan kişinin neye ihtiyaç hissettiğini bildiğini kaydeden Davutoğlu, CHP'nin hala Erdoğan'ı muhatap aldığını kaydetti. Davutoğlu, yüklenilmesi gereken kişinin kendisi olduğunu dile getirerek, eleştiriden asla kaçmadığını vurgulayarak, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Savaş dışında görüşmeyeceğim" sözünü iğreti olarak niteledi.
 
"CHP, millet iradesine saygısızlık yapıyor"
 
Erdoğan'ın seçimi kazandığı yönünde hiçbir şüphe olmadığını anlatan Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Seçimde bir gölge var mı?' Hayır. Millet iradesine saygısızlık. Bu millet iradesiyle konuşmamak demektir. Onun için onlar hala bu hattı karıştırıyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımız kendi tecrübesinden de nihayette sorumluluğun ve hesap verme konumunun başbakanda olduğunu bildiği için bize destek oluyor. Erdoğan'ın, tecrübesi bizim için büyük bir güç kaynağıdır. Bunu şahsi dostluğumuzun ötesinde öylesine ve çetin... Ben sadece dışişleri bakanlığı yaptım, o başbakan olarak ülkenin genel siyasetini yönetti. Birçok alanda onun tecrübe aktarımına benim ihtiyacım var. Buna mukabil bizim hükümetimizin güçlü olmasına cumhurbaşkanımızın ve Türkiye'nin ihtiyacı var. Türkiye'de bir hükümet zaaf gösterdiğinde, başbakan zayıf düştüğünde bundan bütün ülke gibi cumhurbaşkanlığı makamı da... Bu bilinç, karşılıklı saygı ve etik olduğu zaman kimse kriz beklemesin."
 
Davutoğlu, "Cumhurbaşkanı hükümeti dışarıdan yönetiyor" eleştirilerini "Şu bir haftalık tempo dahi kimin neyi nasıl yaptığını ortaya koymuştur. Bundan iki üç ay önce zikretmiştim. Öyle bir tipoloji çiziyorlar ki bugünleri de kısmen öngörerek. Kendi şahsımın dışında muhayyel bir başbakan ve cumhurbaşkanının, cumhurbaşkanımızla ya çatışacağı ya da kukla emaneti duruma düşeceği demek her iki tarafa da hakaret etmek demektir. Ne oldu? Kongredeki atmosferi de gördünüz bir hafta on günlük iş tutuş biçimimizde. Cumhurbaşkanımıza müteşekkirim, Türkiye'de özgün bir model doğuyor. Seçilmiş iki üst otoritenin varlığı karşılıklı saygı ve iş bölümüyle idare edilebilecek bir durumdur. Nihai kertede siyasi anlamda hesap verme sorumluluğu bizim omuzlarımızda ve Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda verdiği destek bizim için büyük kıymet ifade eder" ifadeleriyle yanıtladı.
 
Muhalefetin eski alışkanlıklarını bırakması gerektiğini belirten Davutoğlu, "Erdoğan kompleksi onlara bir şey kazandırmaz. Sayın Cumhurbaşkanımız, bütün ülkenin ve bütün milletin cumhurbaşkanıdır" diye konuştu.
 
Erdoğan'ın son Azerbaycan ziyaretinde bütün milletvekillerini davet ettiğini anlatan Davutoğlu, gelmeyenlerin kendi bileceği iş olduğunu söyledi. Davutoğlu, cumhurbaşkanlığı makamına herkesin saygı duyması gerektiğini belirterek, Erdoğan'ın görevi uluslararası davetliler huzurunda devralmasının önemli olduğuna dikkati çekti. Kılıçdaroğlu'nun resepsiyona katılmamasının kendisi için bir kayıp olduğunu anlatan Davutoğlu, "Ümit ederiz ki bu inadını bırakır da her şeyden önce taşlar doğru dürüst yerine oturur" dedi.
 
Çankaya Köşkü'nün kullanılması
 
Davutoğlu, Çankaya Köşkü'nün başbakanlıkça kullanılacak olması konusunda şu değerlendirmelerde bulundu:
 
"Bizim için mekanlar... Bizim için mekanlar önemlidir ama medeniyet anlamında. Şahsi olarak yaşadığımız yerlerin o anlamda bir değeri yok. Devlet itibarını temsil kabiliyetini gösteren her yer bizim için yeterlidir. O anlamda da cumhurbaşkanımızla istişarede böyle olmasının daha doğru olacağı konusunda karar verdik. Ben de 'Siz nasıl uygun görürseniz' dedim. Bunun da bir problem olduğunu düşünmüyorum. Bazıları bunun bir sembolik anlamı içinde değerlendirmek istiyorlar. Mustafa Kemal'in mirası gibi genel sembolizm içinde değerlendiriyorlar. Mustafa Kemal'in en büyük mirası Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti onurlu bir şekilde başı dik bir ülke haline getirilmişse bugün, 14 sene evvel IMF'den küçük rakamlarla borç isteyen bir ülkede Çankaya'da kim oturursa otursun o mirasa sahip çıkmamış olur."
 
 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri
 
Davutoğlu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerini ve paralel yapıyla mücadeleyi değerlendirdi. Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay başkanlarıyla görüştüğünü anımsatan Davutoğlu, görüşmelerde aynı konuları aynı perspektiften aktardığını söyledi. Davutoğlu, ilk kez 2010'daki referandumda meydanlara indiğini hatırlatarak, şunları söyledi:
 
"İlk meydan mitinglerimi 2010 referandumu için yaptım. En çok heyecanlandıran şey yargıda reform boyutuydu. Çünkü yargı Türkiye'de o zamanlar 90'lı yıllardan itibaren dar bir kliğin elinde gibi, daha doğrusu elitist bir tutum vardı. Taşradaki hakimler, savcılar bunların nüfuz edemediği bir egemen alan vardı. Biz o referandumla şunu hedefledik; Öyle bir şey yapalım ki hakim ve savcılarımız  kendi vicdanlarıyla, erdemleriyle tercih yapsınlar ve kendi aralarında bir HSYK yapılanması çıksın. Bu da hakim ve savcılarımıza duyduğumuz saygı sebebiyleydi. Hakimler ve savcılar adalet dağıtacaklarsa tek başlarına karar vermeli, vicdanları ve yasalar... Ne oldu biliyor musunuz? İki şey yaşandı. Anayasa Mahkemesi blok listeyi çıkardı. O zaman neredeyse partileşmeler doğdu. Kişiler tek tek aday seçmemeye başladılar. Listeler üzerinden kim örgütlemişse yargıya egemen olmaya başladı. Şimdi paralel yapı dediğimiz bu yapı kendi içinde örgütlenerek diğer hakim ve savcıların iradesini yok sayarak, topluca tek bir oy vermek suretiyle ve değişik dengelerle yargıya egemen oldular. Bunun doğurduğu sakınca yürütmenin ya da yasamanın yargı üzerinde baskı oluşturduğunu iddia edenlerin o tür iddiaları kadar vahim bir iddiadır. Nihayetinde yasamada bir şeyi değiştirebilirsiniz ama bir grup yargıya egemen olmuşsa bu ister seküler kimlikli bir egemenlik olsun ister belli bir grubun dini kimlikli egemenliği olsun hiç fark etmez. Artık siz adaletten emin olamazsınız. Hakim ve savcılar tek başlarına vicdanlarıyla karar vermemeye başlarlar. Dışarıda bir otorite şu veya bu güç dağılımıyla şunun veya bunun yönünde oy kullanın derler."
 
"Umre ziyareti gibi Pensilvanya'ya gidiyorlardı"
 
Davutoğlu, TÜSİAD heyetiyle yaptığı görüşmede de bu görüşlerini aktardığını belirterek, "Gerçek bağımsızlık her bir hakim ve savcının, özellikle de hakimin savcılar bir iddia makamıdır, vicdanlarıyla başbaşa karar vermesiyle olur. Ama bu olmadığı zaman, şöyle bir tablo düşünün bir ilde ya da bir yerde hakim, savcı, emniyet müdürü otursa ve bir grup işadamı davet edilse ve himmet toplantısı yapılsa para toplansa. Şimdi oradaki insanlar gerçekten infak bilinciyle mi bunu verirler yoksa bir korkuyla mı verirler?" sorusunu sordu.
 
Davutoğlu, paralel yapıyla mücadele konusunda şu değerlendirmelerde bulundu:
 
"İki sene önce Türkiye'nin en seçkin işadamları, en seçkin sanatçıları Pensilvanya'ya ziyaret etmeye, neredeyse umre ziyareti, gidiliyordu. Bu sene niye gidilmiyor? Eğer manevi bir bağlılık var idiyse sürüyor olması lazımdı değil mi? Hayır, korkuyla gidiliyordu 'Acaba ellerinde ne var' korkusu. Bu o kadar vahim bir şey ki… Ana muhalefet partisi lideri, diğer muhalefet partisi..."
 
"Yargıda tek renk hakim olmasın"
 
Başbakan Davutoğlu, "Yargı mensuplarına buradan seslenmek istiyorum: HSYK seçimleri sizin seçiminiz, bizim seçimimiz değil. Siz karar vereceksiniz. Yargıda tek bir renk mi hakim olacak yoksa yargı mensuplarının siyasal görüş farklılıkları, mezhebi ya da etnik aidiyetleri hiç düşünülmeden herkesin içinde bulunduğu bir HSYK yapılanması mı olacak" ifadelerini kullandı.
 
Yargının bağımsızlığını, yürütmenin ve yasamanın yargıya müdahalesini doğru görmemekle birlikte esas itibariyle yargının içinde bir grubun da egemenliğinin olmaması olarak gördüklerini belirten Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Biz bu görevi yürüttükçe, bir daha yargıda ve emniyette veya başka yerdeki öbeklenmelerle, odaklanmalarla ister bu grup ister ileride bir başka grup, vatandaşların tek tek özgürlük alanlarının yok edilmesine izin vermeyeceğiz. Dinleme suretiyle vatandaşlar bir daha 'Acaba benim mahrem hayatım takip ediliyor mu?' diye bir korku içinde yaşamayacaklar. Bizim görevimiz bunu temin etmek. Yargı da bunu teminata almakla yükümlü. Şimdi ne yapılıyor biliyor musunuz? 30 Mart seçimleri için yığınak yapıldıydı, AK Parti darbe yiyecek, değişecek. Ne söylentiler yayıldı biliyorsunuz 30 Mart seçimleri öncesi. Olmadı. Hadi cumhurbaşkanlığı seçimleri, çatı aday her türlü yollar denendi. AK Parti içinde ihtilaf çıkar mı diye beklediler o da olmadı. Şimdi yığınakları 'Merak etmeyin 12 Ekim'de öyle bir HSYK gelecek ki bunlara biz hesabını soracağız'. Böyle bir hesap içindelerse buna izin vermeyiz. Buna izin verirsek Türkiye Cumhuriyeti devletinde ne yargı kalır, ne yürütme kalır ne yasama kalır."
 
AK Parti'yi korumak amacında olmadıklarını vurgulayan Davutoğlu, amaçlarının her bir vatandaşın dinlenme korkusu olmadan iletişim kurabilmesi olduğunu söyledi. Davutoğlu, HSYK'nın, hakim ve savcıların kendi hür iradeleriyle yargının onurunu ve bağımsızlığını koruyacak bir netice elde etmelerinden en fazla kendilerini memnun edeceğini kaydetti. 
 
HSYK'nın kararı ne olursa olsun en fazla saygıyı kendilerinin duyacağına vurgu yapan Davutoğlu, "HSYK üzerinden öyle bir yapılanma yapalım ki yürütmeyi de ipotek altına alalım, yasamayı da baskı altına alalım derlerse, bu emaneti bize onlar vermedi. Bu emaneti bana Konya'da sarılan 90 yaşında bastonuyla sandığa doğru yürüyen amca verdi veya Hakkari'deki kardeşimiz verdi, Edirne'deki... Bu emaneti de böyle çarçur edilmesine izin vermeyiz. Bunun da herkesin bilmesinde fayda var" diye konuştu.
 
2015 seçimleri
 
Başbakan Davutoğlu, 2015'teki genel seçimlerde Başbakan olarak programı konusunda ise şu bilgileri verdi:
 
"Aktif bir cumhurbaşkanı, aktif bir başbakan olmanın getirdiği bir avantaj var. Cumhurbaşkanımızla da konuştuk, bazı zirveler ve işte çok... Brüksel'e yapacağım bir ziyaret Avrupa Birliği yönetimi değişmesinden sonra ve G20 zirvesi ve NATO Zirvesi'ne cumhurbaşkanımız katıldı. G20'ye ben katılacağım. Bu birkaç gezi dışında Kıbrıs'a, Azerbaycan'a gideceğim. Zaruri geziler dışında daha çok içeriye yoğunlaşacağız. Cumhurbaşkanımızın bu arada yurt dışı ziyaretleri olacak. 15 Eylül'de zaten kongre takvimimiz başlıyor, 22 Şubat'a kadar. Bu arada fark ettiniz günlük programımı 3-4'e kadar başbakanlıktaydım. 4'ten son 3 gündür gece 1-1,5'a kadar genel merkezdeydim MYK'da. Bütün birimleri tek tek gezdim. Teşkilatlanma başkanlığında kongreleri planladık. Şu anda bir görev sıralaması yaptığımızda, Sayın Cumhurbaşkanı ilk ismimi zikrettiğinde de konuştuğumuzda kendisine de ifade etmiştim. Birinci görevim bu geçiş sürecini en kısa sürede suhuletle tamamlamak. Yani kabineyi yenilemek, yeniledik elhamdülillah bir sıkıntı olmadı. MYK'yı yenilemek, yeniledik. Hiçbir sıkıntı yaşamadık, bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Parti grubunu yeniledik. Grup başkanvekilimiz atandı. Şimdi teşkilatta herkesi dinledikten sonra genel merkezde orada atılacak bazı adımlar konusunda arkadaşlarımla dün gece yarısına kadar paylaştık. Şimdi bu suhuletli geçiş tamamlandı. Yani her taş yerine oturdu. Yerine oturması gereken fazla bir değişiklik, ihtiyaç kalmadı."
 
Teşkilatlarda yeniden bir heyecan uyandırmayı amaçladıklarını dile getiren Davutoğlu, yakalanan ritmi muhafaza etmek istediklerini anlattı. Davutoğlu, parti teşkilatlarını bir vücudun azalarına benzeterek, "Biz bütün bir organizmayı hareket halinde tutmamız lazım" dedi.
 
"İktidarda olan bir parti geçici hükümet kurmaz"
 
Konya mitinginde seçim startını verdiklerini kaydeden Davutoğlu, "62. Hükümet'e daha doğmadan, daha ben başbakan bile olmadan önce geçici hükümet muamelesi yapıldı" dedi.
 
Davutoğlu, şöyle devam etti:
 
"Yani öyle bir hükümet kurulacak ki 8 ay görev yapacak, 2015'de makas değiştirecek. Ben o zaman da söyledim şimdi de söylüyorum. İktidarda olan bir parti geçici hükümet kurmaz, geçiş hükümeti hiç kurmaz. İktidarda olan bir parti görev değiş tokuşu oldu mu, nerede kaldım burada, aynen devam eder. Bu o kadar önemli ki psikolojik olarak. Hükümet programı için ilk defa oturduğumuz zaman arkadaşlarla, onlar hani '61. Hükümet'in programını tamamlayıcı mahiyette bir program mı yapsak, nasıl olsa bütçe de yapacağız' gibi kanaat belirten arkadaşlar oldu. 'Hayır' dedim, programımız 2023. Önümüzde 3 seçim var, 2 seçim atlattık. 2015 seçimi, 2019 seçimi, 2023 seçimi… Şu anlamda eğer Allah ömür verirse ve 3 dönem kuralı hepimiz için geçerli olan bir şey, tabii kongrede gelecek sene yine delegelerimiz bizi takdir ederlerse perspektifimiz 2023'e kadar ne yapacağımızın şeyini koymak. Öyle olunca 8 aylık bir program çıkarmadık. Hükümet programını okuyanlar görürler ki yeni unsurlarıyla hem eski müktesebat olarak, o anlamda Yeni Türkiye demek eskiyi reddeden değil, bütün o kazanımları koruyarak yeni bir inşa faaliyetinin içine girmek, ihya faaliyetinin içine girmek."
 
İlk ziyaretine bu hafta sonu Söğüt'te başlayacağı bilgisini veren Davutoğlu, "Hükümet kurma görevi verildikten sonra, başbakanlık fiilen resmen başladıktan sonra cumhuriyetimizin sembol günleri başladı, 30 Ağustos töreni, Harp Akademilerinde, Hava Harp Akademisinde diğer yerlerde törenler. Bunlar cumhuriyetimizin sembolleri. İkinci durağımız Konya ve İstanbul dışında Söğüt Şenlikleri, Osmanlı mirasını hatırlamak, Ertuğrul Gazi'yi, Osman Gazi'yi ve Şeyh Edebali'ni ziyaret etmek" diye konuştu.
 
"Erdoğan ilk fırsatta kendisini Anadolu'ya, halkın içine atardı"
 
Başdanışman olduğu dönemde dış politika konularında planlar yaptıklarını ve o zaman başbakanlık görevinde bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için "Biraz Ankara'da dursa da bunları konuşsak" dediğini aktaran Davutoğlu, Erdoğan'ın da ilk fırsatta kendisini Anadolu'ya, halkın içine attığını dile getirerek, şunları söyledi:
 
"2011 seçimlerinde bunu fark ettim, şimdi daha derinden fark ediyorum ki gerçekten enerji alacağımız yer halkın o kucağı. O zaman niye başbakanın bu kadar çok miting yaptığını, her fırsatta gitmeye çalıştığını anlıyorum, çünkü bizim şarj yerimiz orası. O kadar yorgun bir dönemden geçtik, Konya mitingine çıkıp da insanların gözlerindeki ışıltıyı gördüğümde, güvenoyu oylamasından sonra 'Bu millet için ne yapılsa yeridir, bu millet için uyunmasa hakkıdır' dedim. Çünkü insanlar gözlerinizin içine bakıyorlar ve sizinle gözleriniz üzerinden öyle bir buluşuyorlar ki şarj oluyorsunuz." 
 
Davutoğlu, siyasilerin enerji kaynağının halk olduğunu belirterek, "Bazı siyasiler bunu yapamıyorlar işte. Ankara'da oturdukları zaman kendi kurultaylarında enerji harcıyorlar, çünkü halktan enerji almayı bilmiyorlar" dedi.
 
Dışişleri Bakanlığı döneminde yorulduğu zaman kitap yazdığını, okuduğunu söyleyen Davutoğlu, "Çocuklarının bunu bildiği için ben kitap okurken isterler veya yazarken isterler ne isteyeceklerse. Çünkü ne isterlerse 'Evet' derim. Gitsinler de devam edeyim diye. İş değiştirdiğinizde yorgunluğunuzu unutuyorsunuz. Siyasiler için, bizim için de Ankara'da yorgunluğu unutmanın ilacı, Ankara'da yatmak değil, Diyarbakır'da, Konya'da, Trabzon'da başka bir yorgunluğu tatmak" diye konuştu.
 
Davutoğlu, siyasette insani iletişimin yerini hiçbir şeyin tutmadığına vurgu yaparak, şöyle devam etti:
 
"İnsanlar sizin sıcaklığınızı hissedecekler, elini tutacaklar, sarılacaklar. Sizin teriniz onun terine karışmadan siyaset olmaz.  2010 referandumu esnasında Diyarbakır mitingine gittim. Cuma namazına gittik. Fakat nasıl bir sıcak. Başbakan da başka bir yerden gelecekti. Çok terledim. Herkes terledi. Şöyle bir arandım ceplerimi. Dışişleri Bakanıyım, cemaat de biliyor. Arka saftan birden bir mendil uzandı. Baktı ki ben mendilimi bulamıyorum. 'Sayın Bakanım emin olun hiç kullanmadım' dedi. 'Kullanmış olsaydın ve senin terin bulanmış olsaydı, benim için çok daha kıymetli olurdu' dedim. Sildim, geri verdim. 'Ne olur sizde kalsın' dedi. İşte bizim insanımız bu. Nerelisin, hangi etnisite falan demeksizin... O terin o tere karışması lazım ki kullandığınız güç meşru olsun. O ter, o tere karışmadan, yürek yüreğe girmeden, zihin zihinle buluşmadan siyaseti Ankara'da yaparsanız, bu, bürokratik oligarşi olur, elitizm olur, her şey olur ama demokrasi olmaz."
 
"Farklı ahlaka sahip birini yanımda tutmam"
 
Kadrosunun henüz tamamlanmadığını belirten Davutoğlu, ekip olmak için "görüş üreten ama kriz üretmeyen, ahlakıyla görüşünü birleştiren" kişilere ihtiyaç duyulduğunu ve ona göre de seçimlerini yapmaya çalıştığını kaydetti. 
 
Davutoğlu, "İnsani ilişkilerde her zaman farklı görüşler olur. Tam tersi ben farklı görüşleri tercih ediyorum. Görüş birliği önemli değil, ahlak birliği önemli. Farklı görüşe sahip arkadaşlar olacak ki beni çeşitlendirsinler, güçlendirsinler, görmediğim şeyi görsünler. Ama farklı ahlaka sahip birini yanımda tutmam. O farklı ahlakın ana unsurları, şeyleri de belli" dedi. 
 
"Dini makamlar, hepimizin saygı göstermesi gereken makamlar" 
 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığının diğer ülkelerle kıyaslandığında Türkiye'de protokolde de çok geride kaldığını kaydederek, "Dışişleri Bakanı olduğumda bir genelge yayımladım ve 'Bana gösterilen itibar, Diyanet İşleri Başkanımızın ziyaretinde ona gösterilecek' dedim. Aynı şekilde 'Fener Partiğine gösterilecek, dini liderlere, çok az insanı bile temsil etseler, o itibarı göstermenizi istiyorum' dedim.  Çünkü nihayet insanların gönlüne hitap eden dini makamlar, hepimizin saygı göstermesi gereken makamlar" değerlendirmesinde bulundu. 
 
2015-2019 yılları arasını "altın bir 4 yıl" şeklinde tanımlayan Davutoğlu, "Bizim o 4 yılı kazanmamız önemli. Onun için de 2015 seçimlerinde güçlü bir şekilde iktidara gelmek, yeni Anayasayı yapabilecek kudrete ulaşmak... Şimdi de anayasayı tartışacağız. Şimdi de insan hakları, özgürlükler alanında iyileşmeler yapacağız. Şimdi de Alevi açılımı da dahil olmak üzere, Alevi vatandaşların sorunları dahil olmak üzere, her şeyi konuşacağız" ifadelerini kullandı. 
 
Davutoğlu, Alevi vatandaşların temsili bakımından önem taşıyan liderlerle de görüşeceğini bildirerek, "Bu ülke hepimizin. Dışarıda nasıl mezhebi çatışma yaşanırsa yaşansın, Türkiye'de öyle büyük bir hamur işlene işlene bugünlere geldi ki artık bu hamuru bizim estetik bir şekil de vererek, kardeşliğimizin hamuru olarak yoğurmamız lazım" diye konuştu. 
 
Bugün bir gazetede Ürdün'de Arapça eğitimine gittiği döneme ait arkadaşlarıyla olan fotoğraflarının yayımlandığının hatırlatılması üzerine Davutoğlu, fotoğrafların kendisi için sürpriz olduğunu dile getirdi. 
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Senin Şehrin, Senin Siten
  • İHH 105 ülkede Ramazan’ı yaşatacak
  • Türkiye Huzur-6 uygulamasına Konya'da 500 polis katıldı
  • "Konya'dan geldik defineciyiz" dediler, sonra da dolandırdılar
  • 15 Temmuz kahramanlarını resmetti
  • MÜSİAD Konya ile İTÜ-KKTC arasında işbirliği protokolü

Tüm Hakları Saklıdır © 2013-2015 Haber Konya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 332 351 66 50 | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA