YANİ BİLMİYORDUK İŞTE…/
Ne çok aşktan söz edenler vardı oysa etrafta, ne çok aşk için sızladığını iddia edenler… Dönüp te yaralarından elem duyan kaç bakış vardı, yine de her bakışta kendi kalbimize indirirdik bakışlarımızı, çünkü en ağırı her defasında kendi yaşadığımızdır… Nihayetinde her yaşanmışlık kendi lisanı kadar ağırdır ve her sızı kendi sonuna kadar vardır.
Aşk kâtibi, yalnızca kendi kalbinin sahip olduğu aşk dokulu divitten çıkardığı kamış kalemiyle sürekli içli sözcükler yazması da aşkın yangınındandı. Onu aşk kâtibi kılanda aşk için yanmış bir kalbe sahip olmasının yazgısındandı. Önce aşkın çemberinde ateşe düştü varlığı, düşmeden önce sadece bir kuldu, oysa düştükten sonra ateşi olan bir kuldu. Ateşin kıvılcımlarında yanarken her hücresi, yeniden doğdu acılarından, işte o vakit “yaz”, dedi varlığına… Ateşten ona yanmak bedeli kalınca, bedel ödemiş olan yanıyla yüklendi yazmaya… Oysa bir bakışa kapılmadan önce, kendi sesinin dışında bir seste kaybolmadan önce yoktu yangın kokan cümleleri, bunu fark edince sevdi yangınını…
Bir öykü kahramanına dönüşeceğini hiç bilmiyordu oysa severken, hatta ayrılıkla vurulunca aşkla sızlayacağını da… Bir gün aşka düşmüşlüğün ardından sordu kendine, yazıyorum, yaşıyorum da nereye gidecek varlığım… Düştüğü ateşin içinde yükseldi bir ses: aşka gidecek varlığın… Aşka gitmek, aşka yanmak, aşkta sızlamak… Bir aşk kâtibi için artık bir yaşam şekline dönüşünce anlayacaktı âşık, anlayacak ve haykıracaktı: “ Bu benim öyküm, bu benim yazgım, bu benim sınavım”, diye.
Madem sınavın, madem hayatın, madem öyküm yaz öyleyse, yaz yazabildiğin sürece… Yaz ki, hilal görünsün yangınlarının içerisinde… Yaz ki acın son bulsun… Yaz ki aşk ile aranda beliren mesafeden yüzüne gülsün sevdiğin… Zordur aşk içinde tutuşurken ayrı kalmak, zor olanı ağlat ve satırlardan meydan oku yokluğa… Dedi ki sen acıtsan da âşık yanımı, yok edemedin aşkımı… Deki, bilsin ayrılık, varlığı kalbi yakar ama yıkmaz!
Yaz ey aşk kâtibi, sevgili ile olan sözcüklerini, zamanın hangi dilimine düşerse düşsün varlığının, yine de aşk diye inlediğini… Bütün mutluluklarının birbirinin aynı ama bütün aşkların acılarının birbirinden çetin olduğunu yaz. Mutluluklar birbirine uyarken, mutsuzluklar birbirine uymuyor de! Ne kadar acı çektiğini yaz, acılarının içinde, secdeye eğilip öylece kaldığını ve sızlayan kalbinle “Hu” diye inlediğini anlat tüm okuyanlara… Elbet onlarında içinde yananlar, ayrılıkla sızlayanlar vardır, onlara “Hu” olanı işaret et… Acıya bir tek teselli olan, en güzel yazılar yazan, bir adıma bin adım geleni işaret et ve ekle: Onun adı vedud, o ki sevgileri en iyi bilen de!
Bedeli ödenmişti ya nasıl olsa o artık âşıktı… Aşkının içinde yazmakla isim kazanandı! Acı, diye mırıldandı. Bir daha yaşıyor olmakla ne kadar ilgili diye geçirdi içinden. Haklıydı acısı varsa yaşıyor demekti… Aşktan önceki halini düşündü… Mevsimler aynı dedi, yüzler aynı, sokaklar aynı, çiçekler aynı ama ben aynı değilim dedi. Ben aynı olmayınca, beni aşk vurunca, artık aynı olan her şeye yüklediğim mana farklı dedi… Çünkü aşktı, her varlığa mana üfleyen büyünün adı… Bunu idrak edince aşkla yanan varlığının içinde acısına şükretti, sonra tutundu yangınına beni aşka mı götüreceksin dedi, yani hu olana, öyleyse yak beni dedi, yak, kavur, acıt… Ne de olsa varacağım nokta ezeli aşk dedi… iyi ki varsın canımda yangınlarla aşk… Ey aşkı okuyan kalp, acılarınıza aşk ile gülümseyin, çünkü sizi götüreceği kapının adı: EN SEVGİLİNİN AŞK KAPISI… Hu, demeniz yeterli… Hu!












LOKMAN KOYUNCUOĞLU
MERT ASLAN
HAMDİ BAĞCI
RABİA TAŞCI
İSMAİL ÜNVER
HAMDİ ÜLKER
ÜMMİYE YILMAZ ERÇEVİK
ALİ DEMİRAYAK
HAZAL TAŞ
ALEV AYYILDIZ
HAKAN BAHÇECİ







